Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Laiklik: Özgürlüğün güvencesi mi, yeni bir dogma m...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Türkiye’de laiklik tartışmaları bitecek gibi görünmüyor. Laikliğe ilişkin bu tartışmalar, ne yazık ki, sağlıklı bir zeminde yürümüyor. Son olarak bazı sanatçı, yazar ve gazetecilerin yayımladığı laikliği korumaya yönelik çağrı yapan ortak bildiri de bu sorunun devam ettiğini gösteriyor(*). Bildiride laikliğin savunulduğu ifade edilmekle birlikte, metnin genel ruhu laikliği din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan bir ilke olarak değil, dinî görünürlüğü kamusal hayattan mümkün olduğunca dışlamayı hedefleyen katı bir ideolojik pozisyon olarak ele alma eğilimi taşıyor. Oysa bu yaklaşım, laikliğin tarihsel ve normatif anlamıyla ciddi biçimde çelişiyor.

Klasik liberal-demokratik anlayışta insanların hür ve eşit olması esastır. Bu çerçevede, laiklik, devletin dinler karşısında tarafsız olması, şu veya bu dine veya dinî yoruma karşı pozitif veya negatif bir ayrımcılık yapmaması demektir. Bu tarafsızlık ne bir dini dayatmayı ne de bir dini bastırmayı ihtiva eder. Laik devletin görevi, vatandaşların inançlı veya inançsız olma, o veya bu dine inanma ve takip etme bakımından tercihlerine eşit mesafede durmak ve herkesin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktır. Bu nedenle laiklik, özü itibarıyla, bir özgürlük rejimidir; bir baskı aracı değildir.

Ne var ki Türkiye’de laiklik tek parti diktatörlüğü döneminde özgürlükçü muhtevasından koparılarak bir tür “kamuyu dinden arındırma” projesi gibi yorumlanmıştır. Bu yaklaşım bazı çevrelerde kök salmış ve zamanımıza kadar yaşamıştır. Dinin kamusal görünürlüğünü azaltmayı laikliğin gereği sayan bu yaklaşım, fiilen devletin bazı hayat tarzlarını diğerlerine karşı kayırması sonucunu doğurur. Böyle bir durumda laiklik, devletin tarafsızlığıyla ilgili bir çerçeve olmaktan çıkar ve belirli bir ideolojik tercihin aracı hâline gelir. Bu durumda takip edilen ideolojik çizgi bir çeşit seküler dine dönüşür ve topluma dayatılmak istenir. Bunun izlerini sadece Türkiye’de değil örneğin Türkiye’nin ilham kaynağı olmuş Fransa’da da bulmak mümkündür. Bu elbette laikliğin ruhuna aykırıdır.

Demokratik bir ülkede din ve vicdan özgürlüğü vazgeçilmez temel haklardan biridir. İnsanların ibadet etmeleri, dinî semboller taşımaları, inançlarını kamusal alanda barışçıl biçimde ifade etmeleri ve dinlerini genç nesillerine aktarmaları kural olarak meşru görülmelidir. Özellikle din eğitimi tamamen topluma bırakılabileceği gibi Türkiye’de olduğu gibi bir kamu hizmeti olarak da düzenlenebilir. Bu faaliyetler ancak başkalarının hak ve özgürlüklerine bir hak ihlali yaparak somut zarar verildiği durumlarda sınırlanabilir. Aksi hâlde, dini görünürlüğü ve faaliyetleri sırf ideolojik rahatsızlık gerekçesiyle bastırmaya çalışmak, özgürlükçü laiklik değil, müdahaleci laiklik üretir.

Laikliğin alternatif bir “din” gibi yorumlanması da problemli bir eğilimdir. Laiklik bir inanç sistemi değildir; toplumsal çoğulculuğu mümkün kılan hukuki-siyasal bir çerçevedir. Eğer laiklik, kendi kutsalları olan ve eleştirilemez kabul edilen bir dogmaya dönüştürülürse, bu durum tam da laikliğin önlemek istediği zihinsel tek tipleşmeyi ve baskı ortamını üretmek anlamına gelir.

Türkiye’nin ihtiyacı, laikliği din karşıtı bir ideolojik mevzi olarak görmek değil, onu özgürlükleri genişleten bir tarafsızlık ilkesi olarak yeniden düşünmektir. Gerçek anlamda laik bir düzende hem bir dine inananlar hem de daha seküler çizgilerde yer alanlar kendilerini ve haklarını güvende hisseder. Demokratik devletin görevi, bu çoğulculuğu yönetmek ve korumaktır; toplumu tek tip bir hayat tarzına doğru hizaya sokmak değildir.

Kısacası, laiklik, özgürlükleri daraltan bir araç olarak değil, din ve vicdan özgürlüğünün en güçlü güvencelerinden biri olarak savunulmalıdır. Türkiye’de sağlıklı bir laiklik tartışması ancak bu ayrım net biçimde yapıldığında mümkün olacaktır.

.....

(*) https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/168-isimden-ortak-aciklama-laikligi-birlikte-savunuyoruz-2479759

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...