Afganistan’da Taliban yönetiminin 7 Ocak 2026’da yürürlüğe koyduğu, 119 maddelik yeni “ceza yargılaması/mahkemeler için ceza usulü” düzenlemesi (kamuoyuna açık bir tartışma ve istişare olmaksızın hazırlanıp uygulamaya sokulmasıyla) yalnızca teknik bir usul metni değil; iktidarın toplumu yeniden tasarlama ve itaat üretme projesinin hukuk diliyle tahkim edilmesi gibi görünüyor. Metnin varlığının dahi kamuya açık bir süreçle değil, sızıntılar ve insan hakları örgütlerinin duyuruları üzerinden gündeme gelmesi bu “hukuk yapma” tarzının kendisinin bile hukukun hâkimiyeti fikriyle çatıştığını düşündürüyor.
İlk mesele, hukuki eşitliğin (eşit koruma) bilinçli biçimde aşındırılmasıdır. Düzenleme, toplumu “özgür” ve “köleleştirilmiş” kişiler diye ayırmakla kalmıyor; ayrıca “ulema/ilk derece”, “elitler”, “orta sınıf” ve “alt sınıf” gibi katmanlar üzerinden ceza ve muamelenin farklılaştırılmasını sistematik hâle getiriyor. Üstelik bu farklılık “suçun niteliği” üzerinden değil, failin statüsü üzerinden kuruluyor: Kimi gruplar için “uyarı/bilinçlendirme” gibi sonuçlar öngörülürken, alt tabakalar için “tehdit ve dövme/kırbaç” gibi bedensel cezalar normalleştiriliyor. Bu, modern anlamıyla kanun önünde eşitlik ilkesini tersine çeviren bir kast mantığıdır: Bu durumda, hukuk, hakların güvencesi olmaktan çıkıp, statü hiyerarşisinin sopasına dönüşür.
İkinci mesele, kadınlara karşı negatif ayrımcılığın (ve şiddet riskinin) koyulaştırılmasıdır. Metin, kamusal otoritenin tekelinde olması gereken cezalandırmayı “koca” ve “efendi” gibi özel aktörlere de açarak, kadınların maruz kalabileceği keyfî şiddeti “hukuki yetki” kılığına sokuyor. Daha somut olarak, kadının evden/haneden çıkışı ve aile ziyareti gibi gündelik tercihlerinin dahi kocanın iznine bağlanıp hapis tehdidiyle desteklenmesi, kadını hak öznesi olarak görmeyen bir anlayışı derinleştiriyor. Ayrıca “aşırı dövme” gibi fiillerin cezalandırılmasında dahi sınırlı bir yaptırım yaklaşımının benimsenmesi, devletin şiddeti caydırma yükümlülüğünü zayıflatıp, “aile içi şiddet” alanını genişletiyor.
Üçüncü mesele, hukukun hâkimiyeti bakımından geriye gidiştir. Hukukun hâkimiyeti, yalnızca “kanunların varlığı” değil; kanunların öngörülebilir, genel, eşit uygulanan ve adil yargılanma güvenceleriyle tamamlanan bir çerçeve sunması demektir. Oysa bu düzenlemeye ilişkin haberlerde, hukuken önceden belirsiz kavramların geniş takdir alanı oluşturduğu; ispat sisteminde itiraf ve tanıklığın, zorlamaya karşı güçlü güvenceler olmaksızın merkezîleştirildiği; bunun da işkence ve kötü muamele iddiaları bulunan bir ortamda suistimali kolaylaştırdığı vurgulanıyor. Böyle bir tabloda “kanun”, keyfîliği frenleyen sınır değil; keyfîliği meşrulaştıran etiket hâline geliyor.
Nihayet, bu yaklaşım daha önceki “ahlakın/erdemin dayatılması” çizgisiyle de birleşiyor: Kadınların kamusal görünürlüğünü ve sesini hedef alan düzenlemeler, yalnızca bireysel özgürlükleri kısıtlamıyor; aynı zamanda, hukuku vatandaşın devlete karşı kalkanı olmaktan çıkarıp, devletin (ve toplum içi gözetimin) vatandaşa karşı aracına çeviriyor. Bu yüzden, bu ceza düzenlemeleri; eşitlik, kadın hakları ve hukukun hâkimiyeti bakımından geriye gidişi temsil eden, sınıflı ve cinsiyetçi bir “cezalandırma rejimi” görüntüsü veriyor.
Bir dinî anlayış adına hareket ettiğini öne süren Afgan rejimi isteyenin istediği dini-mezhebi benimsemesine izin veren din ve vicdan özgürlüğünü de çiğniyor. Başka bir deyişle temel insan haklarından birini reddediyor. Böylece, insan haklarından ve hukukun hâkimiyetinden gitgide uzaklaşıyor. Afgan rejiminin bu davranış tarzı, inanıldığı söylenen dine de zarar veriyor!..

