kalan süre:
--:--:--
Eminevim
Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Gülben Ergen ve benzerlerinin anlamadığı!..
0:00 0:00
1x
a- | +A

Gülben Ergen bir sosyal medya paylaşımında Afganistan İslam Emîrliği’ne eleştiri yöneltmiş ve cumhuriyetin ve M. Kemal’in Türkiye’ye özgürlük getirdiği yönünde bir görüş belirtmiş. Bu bakışta ciddi bir kavram karışıklığı var; bağımsızlık ile özgürlük aynı şey değildir. Bir ülkenin bağımsız olması, başka bir devletin egemenliği altında bulunmaması anlamına gelir. Ancak, bağımsızlık, bireylerin temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, siyasal iktidarın sınırlandırıldığı ve sivil ve siyasi çoğulculuğun korunduğu özgürlükçü bir düzenin varlığını garanti etmez.

Özgürlükçü bir yönetimin asgari özellikleri bellidir: Serbest ve adil seçimler; iktidarın barışçıl biçimde el değiştirebilmesi; doğal haklar; ifade, örgütlenme ve basın özgürlüğü gibi sivil hak ve hürriyetler; hukuk önünde eşitlik; azınlık haklarının korunması; yürütmenin yargı tarafından denetlenebilmesi ve en önemlisi, devlet gücünün sınırlandırılması ve sivil hayata keyfî müdahalelerden uzak durması. Özgürlükçü bir sisteminin emaresi bireyin devlet gücü karşısında güvence altında olmasıdır.

Türkiye’nin tek parti dönemine bu ölçütlerle bakıldığında, bağımsız bir devlet yapısının varlığına rağmen özgürlükçü bir düzenin mevcut olmadığı görülür. O dönemde siyasal çoğulculuk fiilen ortadan kaldırılmış, iktidar, tek elde toplanmıştır. İfade özgürlüğü ciddi biçimde sınırlandırılmış, devlet ideolojisine aykırı görüşler bastırılmıştır. Bu yönüyle sorun, devletin “seküler” ya da “dinî” referanslara dayanması değil; devletin toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürme iddiasıdır.

Tekke, zaviye ve türbelerin 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı Kanun ile kapatılması; insanların sivil hayatın akışı içinde kullandığı dinî ünvan ve sıfatların (ör. şeyh, derviş, mürid) yasaklanması, 25 Kasım 1925 tarihli 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun ile başta devlet memurları olmak üzere insanlara şapka giyme mecburiyeti getirilmesi, 26 Kasım 1934 tarihli 2590 sayılı Kanun ile sivil hayatta kullanılan Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi gibi ünvanların kullanılmasının menedilmesi, din eğitiminin 1924’ten 1948’e kadar geriletilmesi ve hatta yok edilmesi; Kürtçenin toplumsal alanda kullanımına Takrir-i Sükûn Kanunu (4 Mart 1925) ile getirilen ve 1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu ile kuvvetlendirilen fiilî yasak; farklı etnik kökenlerden olan insanlara Türkleşme baskıları, Türklüğe dayanan ve Türklüğü yücelten eğitim müfredatları, 1932’de ezanın Türkçe okunmasına başlanması; alfabenin değiştirilmesi gibi uygulamalar bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Burada bir noktanın özellikle altı çizilmelidir: Ezanın Türkçe okunması ya da Latin alfabesinin benimsenmesi kendi başına “özgürlük karşıtı” bir davranış değildir... Bazı aydınlar veya toplumsal gruplar Latin alfabesini kullanmaya başlayabilir. Eğer bu tercihler aşağıdan yukarıya doğru yayılır, toplumda karşılık bulur ve doğal bir evrim sonucunda toplumsal standart hâline gelirse, bu özgürlüğe zarar vermez. Yanlış olan, bu tür değişimlerin devlet zoruyla, yukarıdan aşağıya dayatılmasıdır. Demokratik toplumlarda reformlar meşruiyetini yalnızca “iyi niyetli” bir amaçtan değil, yönteminden de alır. Amaç dindarlaşma, modernleşme veya sekülerleşme olabilir; fakat yöntem zorlayıcı ve tek taraflıysa, özgürlük alanı daralır. Devlet, bireyin hayat tarzını belirleyen bir mühendislik aracı hâline geldiğinde, ister dinî ister seküler gerekçelerle hareket etsin, özgürlükler için bir tehlike teşkil eder...

Afganistan’daki mevcut yönetim, dinî referanslarla bireysel özgürlükleri sınırlandırmakta ve insanlara dayatmalarda bulunmaktadır. Türkiye’nin tek parti cumhuriyeti döneminde ise benzer dayatmalar, bir tür modernleşme ve sekülerleşme adına yapılmıştır. Aradaki ideolojik fark, yöntemin otoriter ve totaliter niteliğini ortadan kaldırmaz. Siyasal çoğulculuğun bastırılması, farklı kimliklerin ve dillerin kamusal alandan dışlanması ve liderlerin eleştiriye kapalı bir biçimde yüceltilmesi, özgürlükçü demokrasinin değil, baskıcı bir yönetim anlayışının göstergeleridir.

Türkiye’de demokrasiye geçişle birlikte bu alanların birçoğunda kısmî iyileşmeler yaşandı. Ezan yasağının kaldırılması, din eğitiminde serbestliğin artması, çok partili ve rekabetçi siyasi hayatın yerleşmesi gibi adımlar, özgürlük alanını genişletti. Bu durum, özgürlüklerin kaynağının tek parti cumhuriyeti değil, demokratik cumhuriyet olduğunu göstermektedir.

Ne var ki bu açık gerçekleri Gülben Ergen’e ve onun kafasındaki kimselere anlatmak deveye hendek atlatmaktan çok daha zor!

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR