Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Değerli Konut Vergisi, çift vergi ve adalet
0:00 0:00
1x
a- | +A

Türkiye’de Değerli Konut Vergisi (DKV), bina vergi değeri belirli bir eşiği aşan meskenler için öngörülmüş, artan oranlı bir “taşınmaz servet” vergisidir. Uygulama, Emlak Vergisi Kanunu içinde düzenlenmiş olup, matrah olarak belediyelerin emlak vergisinde kullandığı bina vergi değeri esas alınır. 2026 yılı için istisna tutarının 17.711.000 TL olduğu; bu tutarı aşan kısım üzerinden binde 3/binde 6/binde 10 şeklinde kademeli bir tarife uygulanacağı ve beyan-ödeme döneminin (Şubat ve Ağustos taksitleriyle) işlediği kamuya açık vergi sirkülerinde belirtilmektedir.

Bu uygulamayla bazı emlak varlıkları üzerinde bir çifte vergileme yapılmaktadır. ÖTV’ye KDV eklenmesine benzer bir durum söz konusudur. Emlak vergisi zaten belediyelerce alınan mahallî bir vergi iken, DKV aynı taşınmazın değerine dayanarak bu kez merkezî idareye de ek bir ödeme talep eder. Böylece, aynı iktisadî varlık üzerinden ikili bir yük ortaya çıkar; biri belediyeye, diğeri merkezî bütçeye. Bu durum, teknik olarak, “aynı verginin iki kez alınması” anlamına gelir. Bu da, kaçınılmaz olarak, bir adalet ve hakkaniyet tartışmasını gündeme getirir.

Özellikle OECD ülkelerinde taşınmaz vergileri genellikle yerel yönetimler için uygun bir gelir kaynağı olarak görülür. ABD’de de emlak/taşınmaz vergileri yerel düzeyde toplanır ve yerel hizmetlerin finansmanında temel araçlardan biridir. Buna karşılık bazı ülkelerde taşınmaz servetini hedefleyen, emlak vergisine ek nitelikte “servet vergisi” türleri de görülmüştür. Fransa’da 2018’de yürürlüğe giren gayrimenkullere ilişkin IFI düzenlemesi, servet vergisini daha çok gayrimenkul varlıklarına odaklayan bir örnektir. Yani “yüksek değerli taşınmazdan daha fazla vergi alınması” fikri dünyada bütünüyle benzersiz değildir; ancak, bunun hangi düzeyde (yerel/merkezî), hangi gerekçeyle ve ne şekilde yapıldığı önemlidir.

Dikey adalet kavramı, “ödeme gücü fazla olanın daha fazla vergi ödemesi gerekir” görüşüyle savunulur. Ancak, ahlaki-felsefi açıdan bu kavram, sanıldığı kadar masum olmayabilir. Birincisi, “daha fazla ödeme gücü”nün ölçütü tartışmalıdır: Servet mi, gelir mi, harcama mı? Kişinin yüksek değerli bir konuta sahip olması her zaman nakit akışının yüksek olduğu anlamına gelmez. Mirasla kalmış bir ev veya yıllar içinde değerlenmiş bir mülk, kişiyi servetçe zengin yapabilir, ama aynı kişi gelir bakımından nispeten fakir kalabilir. Bu gibi durumlarda dikey adalet iddiası, ödeme kolaylığı ilkesini zedeleyebilir.

İkincisi ve daha önemlisi, oranlar aynı olsa bile emlak değeri yüksek olan zaten daha fazla vergi öder; çünkü, matrah büyüdükçe, aynı oran bile mutlak vergi miktarını artırır. Bu nedenle “dikey adalet”in çoğu zaman savunduğu şey sadece “daha fazla ödemek” değil, daha yüksek oranla ödemektir. İşte burada adalet tartışması keskinleşir: Aynı kamusal hizmetlerden yararlanan iki kişi düşünelim. Birinin evi iki kat değerliyse, zaten aynı oranla iki kat vergi ödeyecektir. Buna rağmen daha da yüksek oran uygulanması, ahlaki perspektiften, “ödeme gücüne göre katkı” değil, başarının/servetin cezalandırması veya “eşitlik adına eşitsizlik üretimi” gibi okunabilir.

Daha iyi bir yaklaşım, belediyenin emlak vergisini mümkün mertebe düz oranlı bir vergi olarak almasıdır. İlle de DKV alınmak isteniyorsa, emlak vergisi oranını yine olabildiğince düşük seviyede artırmak ve mahallî-merkezî paylaştırmayı tek kanalda birleştirerek mükellefte “iki kere ödüyorum” algısı oluşmasının önüne geçmek gerekir. Aksi hâlde, dikey adalet adına getirilen ek oranlar da, kolaylıkla, adalet duygusunu zedeleyebilir.

Bana öyle geliyor ki, devletin, vatandaşlarını “yolmak” için yollar aramak yerine, kamuda istihdamı ve kamu harcamalarını azaltmaya çalışması çok daha doğru olur.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR