Sahur, niyet, oruç, namaz, ziyaret, tebrikleşme ve iftarlarla Hicri 1447, Miladi 2026 yılı ramazan-ı şerîf ayını neş’e ve kardeşlik duygularıyla yaşıyoruz…
Komşu, akraba, ahbaplar iftara çağrılıyor, belediye, vakıf ve dernekler, çadırlar kurarak vatandaşları aynı sofra etrafında buluşturuyorlar. Zekât mükellefleri, borçlarını edâ ediyor, imkân sahibi diğer Müslümanlar sadaka-i fıtr dağıtıyor.
Câmiler sabahlara kadar açık, vakit namazları hele cumalar hele hele selatin camileri, ulu camiler dolup taşmakta. Bir mânevi esinti, 7 iklim, 4 bucağı sarıp sarmalıyor. Evler, çarşı-pazarlar, iş yerleri, sokaktaki, selamlaşmalar bir şenlik ve huzur havasında…
Bu yıl eğitim yuvalarımızda okuyan milyonlarca evladımız da bu zevk, ruhâniyet ve ibâdeti sınıfça ve okul olarak tatmaya başladılar. Öğretmen, talebe ve okullarımız, bir asırdır mahrum olunan bir güzelliğin şevki içindeler.
Toplum, sanki ortak bir ruhî tedâvi görmekte, günahlarla beraber, sıkıntı ve kederler de atılmakta. Gazze’ye, Şarkî Türkistan’a, Sudan’a… dua edilmekte, muhtaç kardeşlerimize elden ve gönülden yardımlar yapılmakta…
Şükür ki artık ‘Tek Parti Zihniyeti’nin ülkenin üstüne karabasan gibi çöktüğü, Çin’in bugün Müslüman Uygur Türklerine reva gördüğü zulüm uygulamasında olduğu gibi câmiler kapalı, Ezan yasak değil, Kur’ân öğreten Hoca efendiler, karakollarda hırpalanmıyor. TDK Lügatinin ilgili maddesinde "Kemalizm: Türk’ün dini" diye yazmıyor. Cumhurbaşkanı, ekranda vatandaşların Bayramlarını sözüm ona kutlarken söze "gericiliğe, teokrasiye karşıyız!" diye başlayarak milletin dinine imânına dolaylı şekilde hakaret etmiyor. 1920-1950 arasında yaşamış dedelerimiz, ninelerimiz bugünleri görseler kendilerini rüyada sanırlardı. Yaşadığımız güzellikler, 14 Mayıs 1950’de "devlet benim" anlayışındaki tek partinin iktidardan düşmesiyle başladı. Ezanın aslî hâline dönmesi, câmilerin ahır ve kışla olmaktan çıkarılması ilk adımlardı. İbadet hürriyetinin önündeki engeller kaldırıldıkça millet nefes alıyordu. Öze dönüşler, çoğala çoğala bu günlere gelindi. Arada 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat darbe dönemlerinde malum zihniyet, cemiyete yeniden dayatıldıysa da Allahü teâlâ, bu necip millete merhamet ederek cuntacılara, darbecilere fırsat vermedi.
Şu var ki; Tek Parti Zihniyeti, 1950’den itibaren muhalefete düşmüştü ama Avrupa döküntüsü o kirli zihniyet olanca kibriyle vesayet unsuru olarak TSK’da yargıda, sermayede, basında… yaşamaya devam etti.
Yerli zihniyet, kısa sürelerle Hükûmet olsa da asıl iktidar, daima Kemalist kökenli ‘Tek Parti Zihniyeti’nin vesayet merkezleri oldu.
Bin yıl boyunca İslamiyet’e sancaktarlık yapmış bu milletin, tekrar hak ettiği yeri alması bir bedel daha ödeyerek 15 Temmuz 2016’dan sonra oldu. Bu da teknikte, teknolojide, sanayileşme, bayındırlık vs. ile mukayese edildiğinde hâlâ arzu edilen ölçüde değildir. İlim, irfan ve mânevî kalkınma sahasına yeni yeni giriliyor:
Millî Eğitim Bakanlığı, 2026 yılı ramazan ayında okullara "Maarifin Kalbinde Ramazan" başlığıyla bir genelge gönderdi. Böylece görünmez paslı kelepçeler sökülüyor, bu milletin evlatları 19 Mayıs soyunmaları yerine varlık değerlerine, yaradılış hikmetlerine, Allah’a, Peygambere, ilâhi aşkın güzelliğine yöneliyordu.
"Maarifin Kalbinde Ramazan" şiir kadar hoş bir tarif. Ama buna rağmen isim ve etkinlikler, Tek Parti, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat yolunda olanları şiddetle rahatsız etmiş olmalı ki yazar, akademisyen, sendikacı gibi 168 kişi "Laikliği birlikte savunuyoruz" başlığını taşıyan bir bildiri yayınlama talihsizliği gösterdiler. Bu 168 öfkeli aydın, adı geçen metinde hem mevcut İktidar ve İttifaka ve kendilerine uymayan hayat tarzlarına hakaret etmekteler!
Bildiride ülkemizin, ABD ve İsrail planları doğrultusunda ‘Talibanlaştırma’ baskısı altına girdiği iddia edilmekte. Bunun ABD güdümlü gerici bir saldırı olduğu ve ülkemizi tehdit ettiği ileri sürülmekte. Siyasî İslâmcı rejimin ABD ve Trump’ın ipine sarılarak Türkiye’yi Orta Doğu’nun gerici bataklığına sürüklediği söylenmekte. Laik eğitim, hukuk düzeni ve kamu hayatını ortadan kaldırmaya yönelik hamlelerin ivme kazandığı savunulmakta. Bu hamlelerin gerici azınlığın anayasayı hiçe sayarak suçlu gibi cezalandırmasına kadar geldiği… gibi husumet dolu ithamlar yapılmaktadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP Genel Başkanı Bahçeli, MEB Yusuf Tekin başta olmak üzere gerekli cevaplar verildi. Olay, mahkemeye taşınıyor. Millî Eğitimin yanı sıra Cumhur İttifakı’nı oluşturan iki parti de dâvâ açabilir.
Listeye baktığınızda imza vermiş isimlerin kökleriyle günleri arasındaki hazin tezat hemen göze çarpıyor: Hafızoğlu, Hacıoğlu, Müftüoğlu, İmamoğlu… gibi soyadı taşıyan kimseler nerelerdeler ve neler yapmaktalar! Şu iddialardaki kimseler, nasıl olur da o soyadlarını rahatsız olmadan kullanırlar? Dedeleri, kendilerine böylesine kıymetli soy isimlerini miras bırakmışlar. Onlar ise evlatlarına bu bildiriyi miras bırakmaktalar. Gelecek nesilleri, bu mirasla iftihar etmeyeceklerdir diye düşünüyoruz.
Zavallılar!..
Kızmaktan çok acıyoruz.
Bu nasıl bir aydın yabancılaşmasıdır?
Siz nerede doğup, büyüyüp yaşadınız?
Nerede yaşıyorsunuz?
Dediklerinizi, kendinize bile izah edemezsiniz!
Necip Fazıl’ın 50-60 yıl evvel kaleme aldığı bir yazısındaki bir sahne hatırımıza geldi. Hadise, Ankara Bahçelievler’de geçmektedir. Bir baba ile 8-10 yaşlarında oğlu yolda yürümekteler. Birden karşıdan bir cenaze alayının gelmekte olduğunu görürler. Kafilenin önünde çocuğun garipsediği farklı giysili bir insan vardır. Çocuk, onun kim olduğunu babasına sorar. Baba "imam" der. Çocuk anlamaz. "İmam kim?" Baba izah eder, çocuk, yine anlamaz. Bir kere izah daha etmeye çalışır fakat anlatamaz. Sonunda şöyle der:
-Müslümanların papazı!
Çocuk o zaman:
-Anladım! der.
Bu bildirinin geçmişinde, bu memleketin çocuklarına imamı papaz tarifiyle anlatma mecburiyetinin yaşandığı yılların acı hatırası olsa gerek…
Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana münevverler, aydınlar, entelektüeller, aramızdaki Türkçe konuşan yabancılardır, yitik nesillerdir…

