Ekonominin tarihini anlatırken çoğu kimse 24 ocak kararlarını milad kabul eder.
980 senesini.
Kapalı devre Türk ekonomisinin dışarıya
entegrasyonu için atılan büyük adım derler.
Yahut kontrol altına alınışının ilk büyük hamlesi derler.
İşin o tarafı hep tartışılır, sanki bağımsız ekonomi bir tercih meselesiymiş gibi gösterilir.
Oysa bir de başka tarafından bakılabilir:
Bu tarihten önce her şey çok küçük bir azınlığın çevresinde dönüp durup paylaşılırken bu tarihten sonra hep maraba muamelesi gören geniş halk kitleleri de çok geniş imkanlara kavuşmuştur.
Bugün zengin sayılan insanların önemli bir kısmının mazisini en çok 985''lere götürebilirsiniz.
Kendilerine sorarsanız her biri birer başarı hikayesinin numunesidir.
Aynı başarıların 70''li yıllarda niye sağlanamadığını pek sorgulamazlar.
İzahları çok kısadır: 80''den sonra Turgut Özal gibi bir adam geldi, Türkiye''yi dış dünyaya açtı. Bize yol gösterdi, elimizden tuttu, derler.
90''lı yıllara gelindiğinde irili ufaklı bütün belediyelerin bir başka grubun eline geçtiğini görüyoruz.
Aynı mantıkla buna da bir açıklama getirebiliyor muyuz?
Bu değişimin sonunda yine çok gariban insanlar kamu kaynaklarıyla tanışıyor.
İyi şeyler de yapılıyor.
Ama geniş kitleler her bakımdan bir dönüşüm yaşıyor.
Standardı değişiyor
Dünyaya bakışı değişiyor.
Araziye uyum kabiliyeti gelişiyor.
Çocuklarını dış dünyaya uyumlu yetiştiriyor.
Elde edilen imkanlar sıçrama tahtası olarak kullanılıyor.
Belki suyun debisi değişmiyor ama akıtıldığı araziler, yeşertilen yerler dönem dönem değişiyor.
İşin bu kısmı bana planlı gibi geliyor.
Açıkçası çok kötü bir uygulama gibi de görmüyorum.
Belki fire çok oluyor, belki mağdur edilenler, haksızlığa uğrayanlar hep oluyor ama ülke birilerinin tekelinden sanki gıdım gıdım kurtarılıyor.
Ekonominin yarısından çoğunun kayıtdışı olması da hep hayıflanılan bir konu gibi gösterilir ama bu anlamda bu ülkenin insanı için bir avantaj gibi görünüyor.
Sanki birileri 15-20 senedir bir büyük dönüşümün altyapısını hazırlıyor.

