Yolun başı Paris Sulh Konferansı

A -
A +
İngilizler kısa sürede biteceğine inandıkları harbin uzamasından Osmanlıları sorumlu tutuyorlardı. Bu sebeple Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi ile nihayete eren I. Cihan Harbi’nin acı reçetesi ile karşılaşmak üzereydi.   Her ne kadar İtilaf Devletleri bilhassa da İngilizler bütün planlarını Osmanlı aleyhine kurmuş olsalar da Osmanlı devlet ricalinin tavrı iyimserdi. Mütareke sonrasında muhtemel sulh konferansının olacağına ve buradan da Osmanlı lehine bir karar çıkacağına iniyorlardı. Bunun için ise tek şart vardı. O da geçici olduğuna inandıkları işgallere karşı fazla bir aksülamel gösterilmemesiydi. Böylece itilaf devletlerinin kızgınlığının da yatıştırılması düşünülüyordu. Sultan Mehmed Vahdeddin Han’ın da kanaati bu cihetteydi. Ancak Sultan bu sulh konferansları ile işgalci devletleri oyalayıp, Anadolu’dan bir hürriyet hareketi başlatarak devleti düşmanlardan temizlemeyi planlıyordu. En makul düşünce de buydu.   İtilaf devletleri nezdinde İngilizler, bu mütareke ile Osmanlı Devleti’ni tarih sahnesinden silmeyi ve yerine kendilerine bağlı, İslamiyetten ve eski geleneklerden uzak, geçmişini reddeden bir Türk devletinin kurulmasını arzu ediyorlardı. Ayrıca hilafeti de bu vesileyle kaldırarak müstemlekesi altında bulunan Müslüman devletleri, bilhassa da Hintlileri rahatlıkla kontrol etmeyi planlıyorlardı.   Tüm bu şartlar dâhilinde Paris Sulh Konferansı 18 Ocak 1919 tarihinde başladı. Bu görüşmeler I. Cihan Harbi sonrasında galip devletlerin mağlup devletlere dikte ettirilecek sulh antlaşmalarının çerçevelerinin çizildiği bir beynelmilel toplantılar dizisini meydana getiriyordu. Kısa sürede neticelenmesi gereken bu vetire Londra, Paris gibi farklı adlarla Lozan Muahedesi’ne kadar devam etti. Onlar için en makul netice ise Osmanlı Devleti’nin tasfiyesinin gerçekleşmesiyle senelerdir başlarına bela olan şark meselesinin halledilmesiydi.   Altı ay süren görüşmelerin neticesinde Almanya ağır şartlara mahkûm edildi ve asker sınırlaması getirilerek Avrupa’nın güvenliği sağlandı. Osmanlı heyeti ise ancak mayıs ayının sonlarına doğru, o da ısrarlar neticesinde çağırıldı. İtilaf Devletlerinin amacı onları dinlemek değil, haklarında verdikleri kararları yüzlerine okumaktı. Düşünülen tahakküm ise Almanya’ya uygulanandan bile daha ağırdı. İngilizler demeçleriyle, yaptıkları konuşmalarla bunu açıkça ortaya koyuyorlardı.   Mesela İngiliz diplomat Llyod George, Osmanlı’nın I. Cihan Harbi’ne katılması ile ilgili Paris’te yaptığı konuşmada, “Türklerin son zarlarını attıkları” ibaresini kullanmış, Türklerin dünya medeniyetinin kurulduğu yerleri yönetmesine bir daha asla izin verilmeyeceğini de sözlerine eklemişti.   Görüşmelerin en büyük handikabı ise sadece savaş galiplerinin değil, Osmanlı paylaşımından etkilenecek değişik grupların da taleplerinin olmasıydı. Yunan devlet adamlarından Ermeni delegasyonuna, Kürt cemiyetlerinde Marunî Kilisesi temsilcilerinin önderliğindeki Lübnan heyetine, Şerif Hüseyin bin Ali’nin oğlundan Siyonist Teşkilatı Liderliğine uzanan bir yelpazedeki gruplar birbirleriyle çatışan isteklerinde diretiyorlardı. Bunlara ilaveten İngiliz-Fransız, Yunan-İtalyan ve Arap-Yahudi rekabeti harp esnasında uzlaşılan anlaşmaların hayata geçirilmesini imkânsız hâle getirdi.   Buna İngilizlerin her şeyi sahiplenici tutumları da eklenince hadisenin vahameti daha da arttı. ABD Başkanı Wilson’ın gizli anlaşmaların kenara bırakılması fikri ise çare olmak yerine, anlaşmazlığa katkıda bulundu.   Bütün bunlar sulh muahedesinin imzalanmasının ve Osmanlı Devleti’nin paylaşımının ve Orta Doğu’da sulhun sağlanmasının çok zor olduğunu ortaya koyuyordu. Bu sebeple Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan ile imzalanacak muahedelerinin taslakları hazırlandı ancak Osmanlı Devletinin metni ise sonraya yani Sevr’e bırakıldı...
UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.