Kaydet
|

Krizler kendi kendine oluşmaz. Birileri, muhakkak ki fitne üretmek için zemin hazırlar; ardından aparatlar üzerinden düğmeye basar...

Azerbaycan’da devlet okullarındaki başörtüsü yasağı üzerinden üretilen derin kriz, üzerinde önemle durulması gereken bir mesele olarak karşımızda duruyor.

Azerbaycan ve Türkiye’nin sosyal medya mecralarında estirilen fırtınayı tesadüf olarak görmek mümkün değil. Dizayn edildiği açıkça görülen bu süreç, sosyal medya üzerinden kriz üretimi ve yönetimi meselesini de ayrıca gündemimize taşıyor.

Başörtülü kızların haklı itirazları ve gözyaşları, vicdan sahibi herkesi incitti. Ancak bu üzüntünün farklı boyutlara taşınması ve medya üzerinden körüklenmesi, planlı bir sürecin parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Azerbaycan kamuoyunda, “Türkiye Azerbaycan’a sömürgesi gibi bakıyor” yaklaşımı uzun zamandır gündemde. Daha doğrusu, böyle bir algının yerleşmesi için ciddi çaba harcanmış. Türkiye’nin bu tür meselelerde sosyal medya üzerinden oluşturulan algılara göre politika üretmediği ise bilinen bir gerçek.

Buna rağmen Türkiye ile Azerbaycan arasındaki krizin körüklenmesinde, sosyal medya üzerinden estirilen rüzgârın içeriği etkili oldu. Toplumları karşı karşıya getirme isteği, sıradan bir durum olarak değerlendirilemez.

Derin bağları, tarihî hafızayı ve ortak geçmişi tahrik eden; devlet başkanlarını hedef alan, bayrakları aşağılayan görüntüler, normal bir aklın ürünü değildir. Hatta bunlar, bizimle alakası olmayan bir aklın ürünü olabilir. Bu ihtimali ciddiyetle sorgulamak gerekiyor.

Peki ne oluyor, neden oluyor, bütün bunların kökünde yatan asıl gerekçeler neler?

Açıklarımızı bilmezsek düşmanca planlar o açıklardan ilerleyebilir mi?
Açık konuşmak gerekirse milletlerin refleksleri ve karakteristik özellikleri, hangi gelişmelere nasıl tepki vereceklerini büyük ölçüde ortaya koyar. Azerbaycan toplumunun karakteristik yapısını, mantalitesini ve hangi meselelerden neden rahatsızlık duyabileceğini bir kenara bırakamayız.

Aynı durum Türkiye için de geçerlidir. Azerbaycan kamuoyunu yönlendiren aklın, hangi söylemlerin toplumda ne kadar derin izler bırakabileceğini bilmesi gerekir.

Bugün karşımızda tahribata uğratılmış bir tablo var. Üstelik bu tablo, sosyal medya ve bazı medya mecraları üzerinden üretildi. Bilerek ya da bilmeyerek… Artık bunun da ayrıca sorgulanması gerekiyor.

Peki kriz ortaya çıkmadan önce nelere dikkat edilmeliydi? Bu kriz yönetilebildi mi?

Azerbaycan kamuoyunda “Türkiye iç işlerimize karışıyor” algısı üzerine bir söylem inşa edildi. Ardından hoş olmayan yazılar, yorumlar ve yayınlar devreye girdi. Üstü açık tehditler ve üstü kapalı imalarla tablo daha da ağırlaştırıldı.

Türkiye’nin konvansiyonel medyası, sorun üretebilecek yayın ve yazı üsluplarını benimsemedi; hatta bu tartışmaları büyük ölçüde görmezden geldi. Buna karşılık sosyal medya ve internet yayınları üzerinden zararlı bir dil devreye sokuldu.

Başörtüsü yasağına itiraz etmek doğaldır. Ancak itirazın ölçüsü ve sınırları aşıldığında, mesele haklı bir talebin dile getirilmesinden çıkarak karşılıklı hakaretlere dönüşebiliyor.

Krizin oluşma ihtimali, daha ilk aşamadan itibaren hesaba katılmalıydı. Sosyal medyayı çoğu zaman bakılmaz, dikkate alınmaz mecralar olarak görüyoruz. Ne var ki tam da önemsenmediği düşünülen bu mecralarda işleyen bir yönlendirme aklı, devletler arasında krize dönüşebilecek bir tabloyla bizi karşı karşıya bıraktı!..

Bu durum, böylesi dönemlerde nasıl davranmamız gerektiği ve krizleri nasıl yöneteceğimiz sorularını da gündeme taşıyor.

Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ilişkiler sokakta kurulmadı. Bu ilişkilere sokak ağzıyla dil uzatılıyorsa bunun caydırıcı bir karşılığı ve yöntemi olmalıdır.

Sosyal medya deyip geçiyoruz. Oysa buradaki tahribatın ve zararın bu boyutlara ulaşabileceğini göz ardı edemeyiz. Eleştiri başka bir şeydir; iki toplumu da zehirleyen, hakaret içerikli bir dilin sistematik biçimde dolaşıma sokulması bambaşka bir şey.

Üstelik sosyal medyada hakaret içerikli paylaşımların ve yayınların kahir ekseriyetinin trol aparatlar üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz. Peki, bunlar kimin aparatları?

Dış mercilerin işin içinde olduğu ihtimali açıkça sorgulanmalıdır. Peki ya içerideki klikler, onların rolü nedir?

Böyle puslu dönemlerde suhulet ve sükûnet elzemdir. Ancak sükûnet, olayların kendi kendine çözüleceği düşüncesine dayanmamalıdır. Tam tersine, kullanılan dil ortalığı ateşe vermek yerine yangını söndürmeye hizmet etmelidir. Bununla birlikte krizin nedenlerinin ve bu süreci besleyen girişimlerin üzerine de ciddi biçimde gidilmelidir.

Elbette herkes özgürce fikrini söyleyebilir. Doğal olan budur. Ancak bu özgürlük, hakaret ve aşağılayıcı tavırlarla insanları yaralamaya başladığında artık özgürlük kavramının arkasına sığınılamaz. Böyle bir dil, mevcut krizi fırsata dönüştürme çabasının, sinsi planların ve oyunların bir yansıması hâline gelebilir.

Tam da bu nedenle, böylesi kriz dönemlerinde derhâl devreye girebilecek bir mekanizma kurmaya ihtiyacımız var. Krizleri yalnızca ortaya çıktıktan sonra yönetmeye çalışmak yetmez; onları büyümeden öngörebilecek, dezenformasyonu tespit edebilecek ve toplumlar arasındaki gerilimi düşürebilecek bir kapasiteye de sahip olmalıyız.

Elbette su akacak, yolunu bulacaktır. Ancak Türkiye-Azerbaycan ilişkileri sıradan ilişkiler değildir. Bu ilişkileri kişiler üzerinden değil, gelecek nesiller adına miras aldığımız tarihî bir emanet olarak değerlendirmek zorundayız. Bu mirası sapasağlam geleceğe taşımak hepimizin sorumluluğudur.

Zorlu bir dönemden geçiyoruz. Dünya farklı bir boyuta evriliyor. Türkiye-Azerbaycan ilişkileri hayatidir. Çevremizde savaşlar sürerken, kardeşlik bağını her iki ülkedeki sosyal medya yönlendirmeleri üzerinden dizayn etmek isteyenleri görüyoruz. Böylesi girişimlere fırsat vermemek, ortak hafızamızı ve kardeşlik hukukunu korumak zorundayız.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.