Tarih tekerrürden ibarettir. Zaman, aktörler ve şartlar değişse de bölgesel hesapların, çıkar mücadelelerinin ve kardeşlik hukukunu hedef alan fitnelerin özü değişmiyor. Dün Azerbaycan’da yaşananlarla bugün yaşananlar arasındaki benzerlikleri görebilmek için tarihin hafızasına bakmak yeterli.
Hatırlayalım; Osmanlı Devleti, işgal altındaki Azerbaycan’a 1918 yılında ordu gönderdi. Nuri Paşa komutasındaki ordunun Azerbaycan’da harekât yürüttüğü dönemde de aynı fitne devredeydi. Rusya, İran, İngiltere ve Almanya bölgesel hesaplarını yaparken Azerbaycan toprakları işgal altındaydı. Osmanlı, bütün yaralarına rağmen Bakü’nün işgalden kurtulup özgürlüğüne kavuşmasının önünü açan başlıca aktör oldu.
Azerbaycan’ın evlatları ile Osmanlı askerleri, omuz omuza vererek "Kafkas İslam Ordusu"nu oluşturdu.
İslam Ordusu, tekrar ediyorum, İslam Ordusu... Bu ısrarımın gerekçelerini de daha sonra verilerle birlikte yazılarıma dökeceğim.
Günümüzde İslam düşmanlarının, din üzerinden Azerbaycan ve Türkiye kamuoylarını karşı karşıya getirme niyetinin arkasında bu hafızayı da unutturma çabası bulunuyor. Fakat buna izin vermeyeceğiz.
Anlaşılan o ki bu gerçekleri, unutulmamaları için üstüne basa basa anlatmak gerekiyor. Aksi hâlde fitne dönemlerinde devreye giren yalan makinesi, pek çok zihnin bulanmasına sebep olabiliyor.
Meselenin çıkış sebebi açıktır.
Azerbaycan’ı ve halkının gerçek kodlarını bilenler bilir ki Türkiye ile bağının sarsılmasını, hafızasının silinmesini gaddar Sovyetler Birliği’nin ölüm makinesi bile başaramadı.
Size küçük bir hikâyemi anlatacağım...
Rahmetli babam mühendisti. 1980’lerin sonlarıydı. Türkiye ile radyo üzerinden kurduğumuz bağlantı, Sovyetlerin sınırda kurduğu hatlarla engelleniyordu. Radyo, İstanbul Radyosu’nu zar zor çekebiliyordu. Babam bunun için bir şeyler yapıyordu. Radyoyu dinlememize engel olan hattı etkisiz hâle getirmek için toprağa teller gömdüğünü hiç unutmuyorum. Onun sayesinde İstanbul Radyosu’nu bir süre daha net duyabiliyorduk...
Gerçi biz o dönemde ne bileydik ki Anadolu’daki canlarımız da türlü zulümlerle sınanıyordu… Neyse, bu sonraki mesele.
İstanbul Radyosu’nu her net duyduğumuzda babamın yüzündeki ifadeyi unutamıyorum. Evimizden uzaklara bakardı. Ufukta ise Kepez Dağı vardı. Ben, babamın Kepez Dağı’na baktığını zannederdim. Sonraları meselenin özünü elbette anladım.
Şimdi demem o ki karşımızda, engelleri aşmak için toprağa teller gömerek o hattı duyma gayreti gösteren bir hafıza var. Sovyetlerin ölüm makinesinin bile unutturamadığı bir hafıza…
Yıllarca Türkiye ve Osmanlı hakkında “işgalci”, “petrol için geldiler”, “kendi menfaatleri uğruna savaştılar” iftiralarını o dönemde de Komünist Parti'nin propaganda makinesi üretti. Kitaplara yalan ve iftiralarla dolu sahte bir tarih yazıldı. Peki, ne oldu?
Sovyetler çökmeden önce zihinlerde çöküş başlamıştı. İnsanlar, gerçek tarihlerini yıllardır susan yaşlı nesillerden, kentin aksakallarından, dedelerinden ve ninelerinden duymaya başladı.
Biz de zamanla ninnilerdeki, bayatılardaki, şiirlerdeki ve ozanların bağlamalarından yükselen ezgilerdeki metinleri anlamaya başladık.
Yani ne oldu? Hafıza unutmaz, unutamaz. Sahte tarih, yazılar gerçekleri unutturamaz.
Şimdi günümüze gelelim...
Araya nifak tohumu ekmeye kalkanlar var. Ve bu, son da olmayacak.
Bugün daha acımasız bir yöntemle karşı karşıyayız. Sosyal medya denilen çukur üzerinden insanların sinir uçlarını harekete geçiren yayınlara ve paylaşımlara karşı son birkaç gündür direnen gerçek, yapay olmayan halkın öz evlatlarını da görüyorum. Gördüklerim, hafıza üzerine yeniden yazı yazmamı teşvik etti.
Türkiye kamuoyunda Azerbaycan’a yönelik eleştirilerin, özellikle başörtüsüyle ilgili boyutuna katılıyorum.
150 yıl önce Azerbaycan münevverleri, köy köy dolaşarak açılan kız mekteplerinde kız çocuklarının okuyabilmesi için velilere yalvarıyordu.
Şimdi o veliler, kızlarımız okusun diye yalvarıyor... Burada ters giden bir durum olduğu şüphesiz. Fakat ben diyorum ki sorun varsa onu çözecek olan şey acı dil değildir. Kamuoylarını birbirine düşmanlaştıran, eleştirinin kendisi değil, aslında “acı dildir”. Hani bir de dil yarası var ya… İşte o yarayı açmayalım diyorum.
Azerbaycan kamuoyunda Türkiye aleyhinde tek cümle kullanılamazdı. Türkiye’ye karşı en düşman zihniyet bile Azerbaycan’da aleyhte tek kelime edemezdi. Ben bunun şahidiyim. Fakat geldiğimiz noktaya bakıyorum. Körükleyen bir makine devrede. Üstelik bu makinenin faaliyetleri artık sahte hesaplarla sınırlı değil; bilinen internet yayınlarına, hatta konvansiyonel medyaya kadar uzanmış durumda.
Bu görüntüdeki “Azerbaycan halkı” aslında birilerinin dizaynıdır.
Tekrar ediyorum: İnsanların tepkiye tepki koyması da doğaldır. Aile içinde buna benzer durumlar olmuyor mu? Elbette oluyor. Ancak bunu bir “düşman söylemine” dönüştürmek, Türkiye ve Azerbaycan’ın öz evlatlarının gayreti değildir.
Diyorum ki kim ne yaparsa yapsın, bu hafıza ilelebet var olacaktır, inşallah.
Siyaset, sorunları çözmek için vardır. Sovyetlerin sert kışı bizi birbirimizden ayıramadı. Şimdi fitne üretenlere ve bildiğimiz şeytani yapılara karşı uyanık olalım; aramıza nifak sokmalarına izin vermeyelim.
Başörtüsü yasağına yine hayır diyelim ancak konsolosluk karşısında miting yapılmasını hoş görmeyelim.
Niye biliyor musunuz? Bazı değerler vardır ki onlara dokunmak olmaz. Sıradanlaştırmak, kolaylaştırmak olmaz.
Kişiler üzerinden değil, gelecek nesiller açısından olaya bakmak zorundayız. Türkiye ile Azerbaycan arasında soğuk rüzgârlara sebep olan meselelerin üzerine gidelim. Fakat ulu orta değil. Kardeşçe, yüz yüze, göz göze… Düşmanı sevindirmeden...

