"Başarıyı paylaşamama egosu"
Biliyordum da adını koyamıyordum. Ne zamanki ekranda bir psikologdan bu tanımı duydum, hah, spordaki de işte bu dedim. Psikolog Türk insanının başarıyı paylaşamadığını anlatıyor ve adını böyle koyuyordu; başarıyı paylaşamama egosu...
Ben de zaman zaman G.Saray ''ın UEFA Kupası''nı kazandıktan sonra neden birbirine düştüğünü düşünürdüm. Başkanı, yönetimi, teknik direktörü neredeyse mahkemelik olacaktı. Keza, Terim''in yerine getirilen Lucescu''nun, şampiyonluk sonrası kaba bir hareketle kapının önüne konması...
F.Bahçe''yi şampiyon yapan ilk Türk teknik direktör Mustafa Denizli''nin gördüğü muamele...
Beşiktaş''ın tarihindeki en önemli şampiyonluğu, 100.yıl şampiyonluğunu getiren Lucescu''nun Türkiye''de ikinci kez ihanete uğrayıp kapı dışarı edilmesi...
Milli Takım''ın dünya üçüncüsü olması sonrasında birbirine giren başkan, teknik direktör, futbolcu... Ve o günkü "kahramanların" iki yıl içinde yer ile yeksan olması..
Evet, bu başarıyı paylaşamama egosu feci bir şeydi. "En yüksek nokta düşüşün başladığı noktadır" diye boşuna dememişler.
İyilik yap, at TV ''ye... Geçtiğimiz günlerde kanallardan birinde, ramazan münasebetiyle fakirlere yardım programı yayınlanıyordu. Hali vakti yerinde olanlar, canlı yayına telefonla bağlanıyor, 50 milyon liralık kolilerden satın alıp, ihtiyaç sahiplerine hediye ediyordu. Bir telefon: - Ben 50 milyonluk kolilerden 50 tane hediye etmek istiyorum.
- Çok teşekkür ederiz. Nereden arıyorsunuz? İsminiz nedir? - Ben Rize''den arıyorum efendim. İsmim Cem Baki...
- Çok memnun olduk. Allah bereket versin. Sağolun... - Bi saniye efendim, bir arkadaşım daha var yanımda... O da bağış yapmak istiyor.
- Memnuniyetle... Aloo? - Ha, merhaba... Ben de 50 koli hediye edecektim. İsmim Zafer Demiray... - Sağolun efendim.
Tabii yardımı yapan Tuncay Şanlı ile Ümit Özat olsaydı, ya da İbrahim Üzülmez ile Ali Güneş; sunucu dahil herkes tanırdı. Süper reklam olurdu. Oysa bu yardımı yapanlar da Süper Lig futbolcularıydı; Rizesporlu iki hayırsever futbolcu...
Veronika ölmek istiyor "Veronika''nın yaşamındaki her şey aynıydı ve bir kere gençliği sona erdi mi hep yokuş aşağı gideceği belliydi; yaşlılık, dönüşü olmayan izler bırakacak, hastalıklar birbirini kovalayacak, dostlar birer birer yok olacaktı. ... 1991''de Yugoslavya parçalanırken. Slovenya bağımsızlığını kazanma yolunda hepi topu 11 gün savaş görmüştü. ... Yaşam boyunca pek çok kez fark etmişti Veronika., tanıdığı bir sürü insan, başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki üzgünmüş ve yarım etmek istiyorlarmış gibi söz ederlerdi; ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylece kendilerini mutlu ve şanslı sayıyorlardı. ... Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister. O ülke halkından herkesin su çektiği kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyudan su herkes delirir. Farklı su içen kraliyet ailesi dışında...
Bütün ülke kralın delirdiğine inanmaktadır. Onu alaşağı etmek isterler.
Öykünün sonu şudur: Kral da o sihirli sudan içer ve ''normale'' döner! ... Floransa''daki katedralde 1443 yılında Paolo Ucello tarafından tasarlanmış çok güzel bir saat var. Özelliği şu; bütün öteki saatler gibi zamanı ölçüyor, ama akrep ile yelkovanı normal saatlerin aksine dönüyor. Neden saatin dönüş yönü hiç sorgulanmaz? ... İlk aşklar hiç unutulmaz ama mutlaka sona erer."
(Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor)

