Kaydet
a- | +A

Türkiye, 2002 Dünya Kupası''nda üçüncülük gibi çok önemli bir sonuç elde etmiştir. Daha önce de, bir kulüp takımı ile Avrupa Kupaları''ndan iki tanesini sınırlarından içeri taşımıştır. Ancak bu, asla ülke futbolunun dünya üçüncülüğü düzeyinde olduğu ortaya koyamaz. Çünkü sadece futbol alanında, neresi olursa olsun, iyi bir sonuç elde etmekle, uluslararası platformda da üst düzey bir yer edinilmiş anlamı çıkartılamaz. Neden mi? Baksanıza, ülkenin lokomotif kulüplerinden birinin borcu, genel kurulun seçtiği kendi deneticileri tarafından 80 milyon dolar olarak açıklanıyor ama, aynı kulüp o gün, medyadan aktarılan bilgilere göre, 20 milyon dolara yakın ödemeyi göze alarak tek bir oyuncu transferi yapabiliyor. Bu arada da yabancı kontenjanını boşaltabilmek adına, daha 6 ay önce, hem de "Bir yıl izledik, biz alırsak böyle alırız" diye tanıttığı futbolcudan, yine medyaya göre 600 bin dolar tazminat ödeyerek, boşanıyor.

Bir başka lokomotif kulüp, borç içinde yüzdüğünden futbolcularına 5 aydır beş kuruş ödeyemezken, Avrupa''dan, miktar ne olursa olsun, transfer yapabiliyor. Aynı kulüp, kiraya verdiği oyuncusuna kendilerine karşı oynamaması yolunda baskı yapabiliyor, kiracıya "Oynatmayın" gibi bir tembihte bulunabiliyor.

Bir başka lokomotif, büyük isimli hocasının ligde ve Avrupa Kupaları''nda kötü sonuçlar almasına rağmen uzun süre arkasında durduktan sonra, bir yerel kupa yenilgisini bahane edip gönderiyor ve de yerine, ligde hiç yaşamadığı bir beşincilikle ilk yarıyı kapatmış bir takımın hocasını getiriyor. Aynı hoca önce yeni takımını, bir gün sonra da eski takımını cep telefonu yardımıyla yönetiyor. Yine aynı bu kulüp, sezon başında kiraladığı bazı oyuncularına, hem de, imzayla kendisine karşı oynama yasağı koyuyor.

Bir başka lokomotif, yurt dışından bir transfer yapıyor ama, tercüman bulamadığı için sözleşmeyi ancak saatler sonra imzalatabiliyor. Ülkenin başkentinin Büyükşehir Belediyesi''nin kulübü, her iki transfer döneminde, toplam 32 futbolcu transfer edebiliyor. Hem de geneli, 400 - 500 milyardan azına razı gelemeyecek bir kalabalığı... Hem de 300''ü geçmeyen seyirci ortalamasının düşük gişe getirisi ve havuzdan 3 milyon doları geçmeyecek katkının kısıtlayıcı unsur olmalarına rağmen...

Batı''da rastlanılması mümkün olmayan gelişmeler, ya da rastlanıldığında icraatın içindekilerle ve firmaların nasıl acımasızca cezalandırıldığı açık, net biçimde ortada dururken, Türkiye''de tam tersine, sansasyonel boyutta yorumlanıp alkışlanıyorsa, sizce gerçekten futbolda dünya üçüncüsü müyüz?

Dün Milan''ın, Bordeaux''nun, Marsilya''nın ve daha bir çok ünlü kulübün başına gelenleri anımsarsak, Futbol Federasyonu yapılarının, ya da spor mahkemelerinin ne dünya şampiyonluğu, ne de Avrupa Kupası zaferlerini, yamuk işlerle karşılaştığında, tanımadığını açık ve net bir biçimde görürüz. İşte gerçek futbol başarısı o ülkelerde yaşanılabilmektedir. Yani, 1992''de, 3813 sayılı yasa ile özerk konum kazanmış Türkiye Futbol Federasyonu, buradan bakarsak, sadece havuz sisteminde başarı sağlamış görünmektedir. Yani aynı federasyon ne hakemlikte, ne de içine bir çok üniteyi alan yamuk işlerde özerklik gücünü kullanabilmiştir. Peki, ne yapmıştır? Sadece, Terim ve Lucescu dönemlerinin G.Saray takımlarının sırtına binerek caka satmıştır.

Ne özerklik değil mi? Pısırık, silik ve yüreksiz... Oysa ben bu ülkede, futbol, o günlerin yakıştırması ile, siyasilerin oyuncağı iken, kanaatle küme düşürülen bir İskenderunspor ve Altınordu takımlarını anımsarım... Yazık! Artık, o G.Saray potansiyeli de yoktur. Hele hele yabancı sayısı giderek arttığından, olmayacaktır da... İşte insan ancak böyle kendi kendini yok eder...

ÖNE ÇIKANLAR