Telefonu çaldı antrenörün:
- Beyefendi iyi günler. Ben yabancı bir televizyon kanalı adına arıyorum, başlayacak olan Türkiye Futbol Ligi ile ilgili görüşler alıyoruz. Sizi de rahatsız etmek istiyoruz. Arayan bayandı; Uzakdoğu''da bir ülkenin televizyonu için çalışıyordu.
- Memnuniyetle, dedi antrenör.
Aslında takımın teknik direktörü vardı, ama eski bir futbolcu olan antrenör, teknik direktörden daha ünlüydü. Bayan muhabir, kameramanı ile birlikte geldi, "görüşleri" aldı ve gitti. Bir hafta sonra yeni bir telefon, yabancı kanalın Türk bayan muhabirinden: - Beyefendi, programımız yayınlandı. Bizimkiler sizin görüş ve görüntünüzü çok beğenmişler, ilk hafta maçlarını da değerlendirebilir misiniz bize? Antrenör, "Elbette" dedi. Bayan muhabir üçüncü -ve habersiz- gelişinde, utana sıkıla bir zarf bıraktı antrenörün masasına: - Bizimkiler sizden her hafta yorum istiyor. Bu da çam sakızı çoban armağanı... Antrenör "dört el üstüne" düşmüştü. Üç-beş cümle yorum yapıyor, ek bir kazanç sağlıyordu ne de olsa... Haftalar haftaları kovaladı; paralar geldi, yorumlar gitti. Muhabir kız, artık hafta aralarında da kamerasız olarak geliyor, antrenörle sohbet ediyordu. Bu buluşmalarda kız, giderek antrenöre ilgisini belli ediyor, genç hoca ise şüphesinden emin olmaya çalışıyordu. Derken, güzel muhabir, bir gün şüpheye yer kalmayacak şekilde antrenöre, kendisinden hoşlandığını söyledi. Antrenör, bir bayanı reddedecek olmanın ağırlığıyla sustu önce... Sonra büyük bir üzüntü ve çaresizlikle: - Özür dilerim, dedi. Benim sevdiğim var. Hikaye burada bitti. Bu sıradan olayı sıradışı hale getiren ise şudur: Antrenörün, ligin başlangıcıyla ilgili ilk görüşleri dışında, hiçbir yorumu yayınlanmadı yabancı televizyonda... Çünkü ne o televizyona haftalık görüşleri gitmişti, ne de o kanal antrenör için para vermişti!

