Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
'İbrahim Anlaşmaları' dayatması ve bölgesel gerçek...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Birileri dünyayı yeniden paylaşıma zorlarken, geleceğin inşasına İslam şuuru ile bakabilmek anahtarlar olabilir.
Peki bu, neyin anahtarıdır?

Bugün ABD Başkanı’nın İran konusunda yeniden “İbrahim Anlaşmaları” dayatmasına yönelmesi, aslında yalnızca diplomatik bir tercih değil; aynı zamanda Washington’un bölgesel sıkışmışlığının da işaretidir. Trump açısından yaklaşan seçimlerin belirleyici olduğu açıkça görülüyor. Bu nedenle bir taraftan Netanyahu ve siyonist çevreleri dengede tutmaya çalışırken, diğer taraftan da kendi siyasi yükünü hafifletme hesabı yapıyor olabilir.

Ancak burada temel sorun şudur: Trump’ın omzuna yüklenen bu ağır yük artık sıradan bir siyasi maliyet olmaktan çıkmıştır.

Çünkü Netanyahu’ya verilen desteğin, Trump açısından giderek büyüyen hem siyasi hem de ahlaki bir yük hâline dönüştüğü açıktır. Özellikle Gazze sonrası oluşan küresel atmosfer düşünüldüğünde, bu desteğin Washington adına ciddi bir baskı ürettiği görülmektedir.

Hâl böyleyken şu soru daha da önem kazanıyor: Trump bu yükü daha ne kadar taşımak isteyecek?..

Bugün görünen tablo şudur: Trump yönetimi, “İbrahim Anlaşmaları” dayatması üzerinden İran sürecini yeniden dizayn etmeye çalışıyor. İran konusunda istediği sonucu alamadı; bunu daha önce de ifade etmiştik. Diğer taraftan da Netanyahu’yu dengede tutabilmek adına yeni diplomatik zeminler oluşturmaya çalışıyor. Seçim yaklaştıkça daha hangi "siyasi atraksiyon"lara başvuracağını doğrusu merak ediyoruz.

Fakat asıl mesele başka bir yerde duruyor.

ABD Başkanı ve bölgedeki temsilcileri sürekli olarak Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasından söz ediyor. Bugünkü dayatmalara baktığımızda, “İbrahim Anlaşmaları” başlığının bir şekilde Ankara’nın da önüne getirilmek isteneceği açıktır.

Ancak Ankara’nın, Netanyahu gibi bir katille yan yana gelmesi söz konusu değildir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze toplantısı için gerçekleştirdiği Mısır ziyaretini unutmayalım. Netanyahu’nun geleceği haberinin ardından Cumhurbaşkanı’nın inişten vazgeçmesi sıradan bir tavır değildi. Bu, çok net bir siyasi ve ahlaki duruştu.

Çünkü Erdoğan, Trump değildir! Kendi siyasi geleceğini riske atma pahasına ortaya koyduğu tavırlar defalarca görülmüştür. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Netanyahu gibi bir isimle aynı kareye girmeyi kabul edeceğine inanmıyorum.

“İbrahim Anlaşmaları” dayatmasıyla birçok ülkeyi aynı çatı altında toplamaya çalışan zihniyetin yolu ne kadar uzun olur bilinmez. Ancak bildiğim bir şey vardır: Türkiye, oluşan yeni küresel denklemde İslam coğrafyasının başat aktörlerinden biri olarak meydan okuyacaktır.

İsrail’in kendisini güvenceye alma çabası ve Netanyahu’nun siyasi geleceğini, hatta mahkeme süreçlerini kurtarma gayreti kısa vadede başarılı gibi görünebilir. Ancak bu yük, bir noktadan sonra hiç kimsenin taşıyabileceği bir yük değildir.

ABD Başkanı bunu idrak ediyor mu?
Bence ediyor.

Fakat bu yükten nasıl kurtulacağı konusunda başarısız kalıyor. Bu nedenle Türkiye’nin desteğini istiyor. Hatta İsrail konusunda dahi Ankara’nın çözüm üretme kapasitesinden medet umuyor.

Bazı meselelerde “denge” denilen şey aslında dengesizliğin kendisidir. Netanyahu’yu savunmak yalnızca insanlık dışı bir aktörün yanında durmak anlamına gelmiyor, aynı zamanda bölgesel ve küresel dengesizliği de derinleştiriyor.

Bu nedenle gerçek çözüm tektir: Kalıcı denge ancak Netanyahu’nun sahneden çekilmesi ve hesap vermesiyle mümkündür.

Elbette mesele gerçekten kalıcı çözüm arayışıysa…

Yok eğer Trump açısından mesele yalnızca seçimleri kurtaracak geçici manevralarsa, bu da uzun vadede başarı anahtarı olmayacaktır.

Ankara defalarca İsrail’in yayılmacı saldırılarının durdurulması gerektiğini söyledi. Bunun bölgeyi kalıcı bir çıkmaza sürükleyeceğini ifade etti. Çünkü bu çıkmaz sokak siyaseti, geçici formüllerle aşılabilecek bir mesele değildir.

Trump’ın İran meselesinde ortaya koyduğu yaklaşım da kalıcı çözüm üretmekten uzak görünmektedir.

“İbrahim Anlaşmaları” denge kurmanın anahtarı değildi. Tam tersine yeni dengesizlikler üretme mekanizmasına dönüşmektedir. İsrail’in coğrafyada ve küresel ölçekte kurmaya çalıştığı bu yeni düzene kimler uzun vadede razı olabilir?

Yunanistan’ın, Hindistan’ın, BAE’nin ya da farklı aktörlerin bu süreçte kendi lehlerine pozisyon alma çabaları yeni bir denge kurmaz. Olsa olsa daha derin savaş zincirlerini besler.

Peki Trump böyle bir dünyada kendi hedeflerini gerçekleştirebilir mi?

Kısacası Trump, bu çıkmazdan çıkacak kapıyı bulmak -hatta gerekirse o kapıyı inşa etmek- zorundadır. Çünkü bu zorunluluk artık onun siyasi geleceği açısından hayati meseleye dönüşmektedir.

Ve gelelim en baştaki soruya: İslam şuuru ile bakabilmek…

Yeni dünyanın şekillendiği bu dönemde, İslam dünyasının çözüm üretme kapasitesi de görünür hâle gelecektir. Şimdiye kadar bu kapasite eksikliği nedeniyle bölge halkları büyük bedeller ödedi. Elbette burada belli aileleri ve ayrıcalıklı yapıları değil, doğrudan halkları kastediyorum.

Fakat bugün yeni dünya düzeni, İslam dünyasına yeniden toparlanma ve revize olma imkânı sunuyor. Hatta bunu âdeta zorunlu kılıyor.

Bu yüzden asıl hayati soru şudur: İslam dünyası birlik içerisinde çözüm üretebilecek mi?

Çünkü çok kutuplu dünyada İslam coğrafyası artık etkili bir taraftır. Bu gücü; adalet, refah, istikbal ve hakkaniyet için kullanabilecek akıl, günün sonunda kazanan taraf olacaktır.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…