Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Kurban eden ümmetin kurban olan coğrafyasına...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Kurban Bayramı ve hac zamanı, her yıl insanlığa muazzam bir hakikati fısıldar; Mutlak eşitlik, sarsılmaz bir vahdet ve İbrahimî bir teslimiyet. Beyaz ihramlar içinde tek bir vücut gibi hareket eden o muazzam kitle, aslında yeryüzünün en kudretli, en adil nizamını kurabilecek bir potansiyelin remzidir...

Lâkin gelin görün ki, Arafat’taki o beyaz rüyanın bittiği yerde, Âlem-i İslâm’ın üzerine çöken o zifirî, o kanlı kâbus başlamakta... Ruhlarımızı dünyevi hırslardan arındırması gereken bu mukaddes vakitler, asırlardır boğazımızda düğümlenen bir hıçkırığa dönüşüyor.

Zira meydanlarda teslimiyetin sembolü olan kurbanlarımızı tığlarken; küresel bir cinayet şebekesi, Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’nun kalbine, Kızıldeniz’den Afrika’nın derinliklerine kadar koca bir medeniyet coğrafyasını kendi kirli siyasi sunaklarında acımasızca kurban ediyor.

Karşımızda, vicdan sahibi her insanı derin bir tefekküre ve isyana sevk edecek büyüklükte korkunç bir paradoks durmakta!..

Kurban; nefsaniyetin, hırsın ve kibrin ilâhî bıçağın altına yatırılmasıydı. Bıçak, Hazret-i İsmail’in masum boynunu kesmemişti; zira orada gaye can almak değil, benlik putlarını kırmaktı.

Oysa bugün yeryüzü haritası, aklın da havsalanın da alamayacağı bir fecaat tablosu.

Yeryüzünde kurban kesmekle mükellef olan İslâm ümmeti, yeryüzünün en çok kurban edilen, en çok boğazlanan, en çok kanı akıtılan topluluğu hâline gelmiştir.

Doğu Türkistan'da, Suriye’de, Sudan’da, Yemen’de, Irak’ta, Afganistan’da, Nijerya’da binlerce can…

Senede bir gün Allah rızası için kurban eden Şark, üç yüz altmış beş gün boyunca kendi ciğerparelerini küresel sömürge çarklarına kurban vermektedir...

Jeopolitik satranç tahtası ve Gazze’deki soykırım

Bu vahşetin, bu jeopolitik cinnetin bugün yeryüzündeki en karanlık, en tahammül edilmez sahnesi şüphesiz mazlum Gazze’dir.

İsrail, arkasına aldığı o kaba, maddeperest ve sömürgeci Batılı efendilerinin sınırsız askerî ve diplomatik desteğiyle, dünyanın gözü önünde canlı yayında bir soykırım icra etmektedir.

Mesele sadece bir toprak ihtilafı yahut sınır çatışması değildir; mesele, Siyonizm'in hastalıklı teopolitik hedefleri, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının gasbı ve "Arz-ı Mev'ud" hayali uğruna bir halkın kökünden kazınmasıdır.

Modern çağın o en öldürücü silahları, hastanelerin, mülteci kamplarının, kundaktaki bebeklerin üzerine ölüm kusarken, uluslararası hukuk denen o sahte put çoktan devrilmiştir. Batı'nın asırlardır yüzüne taktığı o yaldızlı medeniyet, insan hakları ve demokrasi maskesi, Gazze'nin kanlı enkazı altında paramparça olmuştur.

Bu maddeperest Batı medeniyeti ruhsuz bir makineleşme ve sömürgeci bir hırstan ibarettir. İşte İslâm coğrafyalarında dökülen kanlar, maneviyattan kopmuş bu modern barbarlığın somut tezahürleridir.

Katliamların yaşandığı bu coğrafyalar yeryüzünün kalbi hükmündedir... Müslüman coğrafyası, küresel ticaretin ve enerjinin şah damarları olan Süveyş Kanalı, Babü'l-Mendeb Boğazı ve Hürmüz Boğazı gibi en kritik su yolarını elinde tutmaktadır.

Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz rezervleri bu toprakların altındadır.

Hac zamanında milyonları bir araya getiren bu ümmet, jeopolitik gücünü, nüfus potansiyelini ve iktisadi imkânlarını bir araya getirip caydırıcı bir irade koyamadığı için zillet içinde kalmıştır.

Sömürgeci Batı ve Siyonizm cesaretini kendi füzelerinin gücünden ziyade, İslâm dünyasının parçalanmışlığından, mezhep kavgalarından ve kendi kardeşinin kanı akarken petrol dolarlarının başında zevk ü safa süren basiretsiz yönetimlerin acziyetinden almakta...

Nizam-ı âlemden, başsız bir ümmete...

Tarihin aynasına baktığımızda, bu toprakların yabancısı olmadığı bir hakikatle karşılaşırız. Bu coğrafya, ne zaman ki adaleti ve merhameti mülkün temeli yapan, mukaddesatı koruma şuuruna sahip bir "merkez güç" tarafından sevk ve idare edildiyse, o zaman huzur bulmuştur. Selçuklu’nun ve bilhassa Osmanlı’nın asırlar boyunca bu topraklarda tesis ettiği Nizâm-ı âlem mefkûresi, sadece bir toprak hâkimiyeti değil, bir adalet dengesiydi.

O devirlerde ne Kudüs’ün mahremiyetine el uzatılabilir ne de müminlerin canına pervasızca kastedilebilirdi.

Şark, kendi içindeki o derunî muvazeneyi, o muhabbet ve uhuvvet sırrını kaybettiği gün yenildi.

Ne zaman ki Osmanlı’nın o birleştirici, adil ve toparlayıcı şemsiyesi bu coğrafyanın üzerinden çekildi, işte o günden beri Orta Doğu ve İslâm dünyası başsız, hamisiz ve darmadağınık bir hâlde küresel sırtlanların insafına terk edildi.

Suni sınırlarla bölünmüş, birbirine düşman edilmiş emirler, krallıklar ve suni devletçikler, kendi tahtlarını korumak adına küresel efendilerine boyun eğdikçe, fatura hep sokaktaki masum Müslüman çocuklarına kesildi.

Hac ibadeti dahi, Müslümanların küresel meselelerini tartıştığı, ortak stratejiler ürettiği bir ümmet kongresi olmaktan çıkarılıp, sadece şeklî bir ritüele hapsedilmek istendi!

İslâm âleminin bugünkü en büyük zaafı, taklitçiliğe yenilmesi, özündeki o gönül ve vakıf şuurunu terk ederek şekilciliğe mahkûm olmasıdır.

Türkiye’nin tarihî mantosu ve geleceğin inşası

İşte tam bu noktada, tarihin o omuzlarımıza yüklediği mukaddes ve kaçınılmaz mesuliyet devreye girmekte; Türkiye’nin liderliği...

Türkiye, arkasında asırların devlet tecrübesini, medeniyet idrakini ve mazlumların umudunu barındıran bir coğrafi ve tarihî mihverdir.

Biz, coğrafya olarak küçülmüş olabiliriz; fakat ruh ve koruyuculuk mantomuz hâlâ o geniş coğrafyaların üzerinde.

Şark’ın gözü de, umudu da, kurtuluş reçetesi de dün olduğu gibi bugün de Anadolu’nun ayağa kalkmasındadır.

Bugün Gazze’den yükselen feryada en gür sâdayı veren, küresel adaletsizliğe karşı "Dünya beşten büyüktür" diyerek bayrak açan irade, asırlar önce Haçlı istilalarına göğsünü siper eden o aynı ruh kökünün bugünkü tezahürüdür.

Türkiye’nin üstlendiği misyon, emperyalist bir yayılmacılık değil; mezhep kavgalarını, aşiret asabiyetlerini sönümlendirecek adil, şefkatli ve dikey bir ahlaki otorite tesisi...

Türkiye, hem jeopolitik konumuyla hem de tarihî mirasıyla bu parçalanmış coğrafyayı yeniden bir araya getirebilecek, onlara hakkı ve adaleti haykıracak yegâne merkez.

Sadece askerî teknolojide, savunma sanayiinde attığı dev adımlarla değil; ilimde, fende, ahlakta ve iktisatta da kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir Türkiye, İslâm âleminin de kurbanlık koyun gibi sırasını bekleme zilletinden kurtulmasının yegâne reçetesidir.

Biz güçlü olmadıkça, Şark'ın mahzun yüzü gülmeyecek, katil sürülerinin bayramlarımızı mateme çevirmesine mâni olunamayacaktır.

Tığlanan kurbanların kanı toprağa süzülürken, Gazze'deki şehitlerin kanı arş-ı âlâya çıkmakta ve bu ümmetin üzerine ağır bir mesuliyet yüklemektedir.

Eğer bugün bu bayram sabahında içimiz kan ağlıyorsa, bu hüznü eyleme, şuura ve uyanışa dönüştürmek mecburiyetindeyiz.

Kendisine kurban kesmesi vacip olan bu ümmet, yeryüzünün kurbanı olmaktan ancak kendi özüne, kendi ruh köküne, sarsılmaz vahdet şuuruna ve o köklü medeniyet idrakine döndüğü gün kurtulacaktır.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...