Türk siyasetinde bazı krizler vardır; yalnızca bir partinin iç meselesi olmaktan çıkar, doğrudan devlet düzeni, demokrasi algısı ve toplumsal psikoloji üzerinde derin kırılmalar meydana getirir.
Ana muhalefet partisi CHP’de bugün yaşanan mutlak butlan krizi, basit bir tüzük tartışması ya da sıradan bir genel başkanlık yarışı değildir. Ortada; hukuk, meşruiyet, kurumsal çürüme ve devlet-toplum dengesi açısından çok katmanlı bir sistemik çözülme riski bulunmaktadır.
Bu kriz, kökleri derinde olan bir yönetim acziyetinin su yüzüne çıkışıdır.
Zoom toplantısından, mahkeme salonlarına; CHP'de çözülmenin kronolojisi
Süreç, Temmuz 2023’te kamuoyuna yansıyan o meşhur Zoom toplantısıyla başladı. O gizli zirve, yalnızca teknik bir değişim hareketi değil, parti içinde paralel bir siyasi merkez oluştuğunu gösteren ilk büyük çatlaktı.
Seçilmiş bir genel başkanın arkasından; medya gücü, belediye bütçeleri, sosyal medya operasyonları ve örgüt baskısıyla yeni bir fiilî iktidar alanı kuruluyordu. Ekrem İmamoğlu merkezli bu yeni siyasal enerji, partiyi kurumsal bir yenilenmeye değil, kontrollü bir iç operasyona ve derin bir vesayet ilişkisine sürükledi.
Sonrasında apar topar gerçekleştirilen kurultay süreci ise bugün yargı kararlarının odağı hâline gelen şaibeleri doğurdu...
Delege iradesinin maddi ve manevi baskılarla fesada uğratıldığı iddiaları,
Kamuya ait belediye imkânlarının kurultay delegelerini devşirmek için kullanıldığı suçlamaları,
Siyasi tehdit, menfaat ve kadro sözleşmeleriyle yürütülen pazarlıklar...
Nihayetinde Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği mutlak butlan kararı, bu şaibeli sürecin sıradan bir parti içi tartışma olmadığını, ağır bir hukuki sakatlık iddiasıyla malul olduğunu ilan etti.
İşte tam bu noktada, CHP’nin önüne kaçamayacağı tarihsel bir paradoks çıktı.
Peki neydi bu paradoks? Hukuk dünyasını ikiye bölen o büyük kavga ne anlatıyor? Aslında her şey iki farklı bakış açısında düğümleniyor: Bir tarafta "Ahlâk ve Adalet" diyenler var.
Bu görüşe göre; eğer bir kongreye hile, şaibe ve pazarlıklar karıştıysa, o kongre zaten kökten sakattır. Ortada temiz bir irade yoksa, yapılan seçim de geçersizdir. Mahkeme, toplum vicdanını yaralayan bu çirkinliği görmüş ve hakkı teslim etmiştir. Yani "Esas olan adalettir, mahkeme doğruyu yapmıştır" diyorlar...
Diğer tarafta ise "Kanun ve Usul" diyenler var. Bu görüştekiler ise kurultaydaki şaibeleri savunmuyor ama mahkemenin yetkisini sorguluyor. Onlara göre; sıradan mahkemeler bir siyasi partinin genel başkanlık seçimine karışamaz.
Kanuna göre mahkemenin yetkisi, seçim maddesi başlayana kadardır.
Sandık kurulup seçim başladığı an tek yetkili Yüksek Seçim Kurulu’dur (YSK). Dolayısıyla mahkeme, ne kadar haklı görünürse görünsün, kanunların kendisine vermediği bir yetkiyi kullanmıştır...
İşte CHP’nin önündeki büyük paradoks tam olarak bu. Bir yanda kurultaydaki şaibeleri tescilleyen bir adalet arayışı, diğer yanda ise o kararın kendisini usulsüz ilan eden "kanun maddeleri"...
Şimdi son sözü Yargıtay söyleyecek...
Meşruiyet ve yasal zemin çatışması
Siyaset teorisinin en eski krizlerinden biri, meşruiyet ile yasal zeminin karşı karşıya gelmesidir.
Bugün CHP yönetimi tam olarak bu kavramsal bataklığın içinde çırpınmakta...
Özgür Özel yönetimi, yerel seçimlerdeki konjonktürel rüzgârı, İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü Soruşturması ve bazı bölgelerdeki tepki oylarını arkasına alarak yapay bir siyasi meşruiyet üretmeye çalıştı.
Tabanı ve seçmeni, yeni liderlik budur illüzyonuna inandırmak istedi. Ancak mahkemenin "kurultay süreci sakatlanmıştır, yapılan işlemler mutlak butlanla maluldür" yorumu, bu zoraki başarı hikâyesinin altındaki hukuki zemini tamamen havada bıraktı.
Yasal dayanağı çöken bir yapının, ürettiğini iddia ettiği siyasi meşruiyet de kadük kalmıştır.
Öte yandan, Kemal Kılıçdaroğlu ise bugün mahkeme ilamıyla hukuken elini güçlendirmiş görünüyor.
Fakat onun cephesinde de durum farklı bir çıkmaz sokaktır. Üst üste seçim kaybetmiş, tabanda heyecanını yitirmiş bir liderin, yargı kararlarını arkasına alarak genel merkezi âdeta "geri alma" operasyonuna girişmesi, toplumsal psikolojide kalıcı bir meşruiyet üretmekten uzaktır.
Kılıçdaroğlu’nun bu hukuki zaferi bir rövanşist liderlik restorasyonuna dönüştürme hırsı, CHP’deki kaosu sönümlendirmek bir yana, daha da tırmandırmaktadır.
Çok başlılık ve güven erozyonu
Bugün gelinen noktada, vesayet odaklarının paylaştığı bir CHP fotoğrafı var karşımızda. Bir tarafta hukuki dayanağı sallantıda olan Özgür Özel, diğer tarafta mahkeme kararıyla hamle yapan Kemal Kılıçdaroğlu, arka planda ise yargı kıskacında ve kendi ihtirasları doğrultusunda partiyi uzaktan kumandayla yönetmeye çalışan Ekrem İmamoğlu faktörü...
Ortaya çıkan tablo, kurumsal çözülme...
Resmî liderlik başka yerde, fiili siyasi ajanda başka yerde, örgüt psikolojisi başka yerde, belediye mali gücü ise tamamen başka bir odakta konumlanmıştır.
Tek merkezli otoritenin yok olduğu bir yapıda, kurumsal güven duygusundan bahsetmek imkânsızdır.
Daha da vahim olanı, bu krizin yönetiminde başvurulan dil ve yöntemlerdir.
Ana muhalefet partisinin genel merkezi polis koridorlarıyla tahliye ediliyor, taraflar birbirini ihraç listeleriyle, disiplin sopasıyla tehdit ediyor ve kurultay süreçleri mahkeme koridorlarında hırpalanıyorsa; orada artık demokratik bir yarış değil, ilkesiz bir güç savaşı var demektir.
CHP’de yaşanan bu derin kriz, yalnızca bir muhalefet içi sürtüşme olarak kalmamış, doğrudan Türkiye’nin siyasi risk başlıklarından biri olarak fiyatlanmaya başlamıştır.
Küresel ve yerel sermaye haklı olarak şu rasyonel soruyu sormakta: Kendi iç hukukunu yönetemeyen, kurumsal düzenini koruyamayan ve kendi tüzüğünü bile meşru bir şekilde uygulayamayan bir yapı, yarın koca bir ülkenin ekonomisini, hukuk sistemini ve bürokrasisini nasıl sevk ve idare edecek?
Dünyanın en büyük yatırımcılarından bir siyasi partinin yönetim kurulu şaibeli hâle gelmişse, yönetim birbirini gayrimeşru yöntemlerle tasfiye etmeye çalışıyorsa ve perde arkasındaki gizli ortaklar o kurumu manipüle ediyorsa, rasyonel seçmen o partiden derhâl çıkar.
Türk seçmeni de bu rasyonel refleksle hareket etmeye başlamıştır. Kurumsal güven erozyonu, CHP’nin en büyük yapısal açmazıdır.
Eleştirdiğine dönüşmek
Siyasetin en acımasız ironisi, sürekli eleştirdiğiniz ve mücadele ettiğinizi iddia ettiğiniz yöntemlerin, kriz anında ilk başvurduğunuz refleksler hâline gelmesidir.
Yıllarca şeffaflık, liyakat ve demokrasi çağrısı yapanlar, bugün şaibeli kurultay delege pazarlıklarıyla anılıyor.
Siyasi etik yasasından dem vuranlar, bugün mahkeme salonlarında birbirlerinin meşruiyetini kemiriyor. "Vesayete karşıyız" diyenler, bugün belediyelerin finansal gücü ve güdümlü medya şantajlarıyla kendi iç iktidarlarını korumaya çalışıyor.
Bu kriz; ne polis zoruyla, ne bina genel merkezini kilitlemekle, ne sosyal medya trollerinin kampanyalarıyla ne de ihraç listeleriyle çözülebilir.
Bu kriz, yapısal bir vizyonsuzluğun neticesidir.
Kurumsal devlet aklı ve organizasyon kapasitesi
CHP’de yaşanan bu dramatik çözülme, Cumhur İttifakı’nın yıllardır vurguladığı ve Türkiye’ye kazandırdığı en büyük değer olan kurumsal devlet aklı ve yönetim istikrarı kavramlarının hayati önemini bir kez daha kanıtlamıştır.
Devlet yönetmek, sadece sandıktan ibaret bir süreç değildir. Devlet yönetmek; kriz anında düzeni koruyabilmek, hukuki meşruiyet ile toplumsal rızayı aynı potada eritebilmek, kurumları yıpratmadan geleceğe taşıyabilmek ve en önemlisi yüksek bir organizasyon kapasitesine sahip olabilmektir.
Cumhur İttifakı’nın ortaya koyduğu siyasi istikrar ve öngörülebilirlik köprüsü, muhalefetin bu çok başlı, şaibeli ve fırtınalı yapısı karşısında ülkenin en büyük teminatı olarak tebarüz etmektedir.
Siyaset sadece hamaset ve slogandan ibaret değildir; o, her şeyden önce ciddiyet ve kurumsal disiplin işidir.
Ve Türk siyaset tarihi bizlere gösteriyor ki;
Asırlık çınarlar ve köklü partiler, dışarıdan gelen rüzgârlarla ya da kaybettikleri seçimlerle değil; kendi içlerindeki ihtirasları, ilkesizlikleri ve kurumsal yönetim zaafları yüzünden içten içe çürüyerek çökerler...

