Neslihan Hoca ile Nesrin Hoca aslında kuzen sayılırdı.
Dedeleri aynı, nineleri ayrıydı.
Her ikisi de öğretmen okulu mezunu, her ikisi de Anadolu''nun fakir, çileli ve ihtiyar köylerini dolaştıktan sonra meslek hayatlarını İstanbul''da bitirmişlerdi. Neslihan Hoca Karagümrük''te, Nesrin Hoca Fındıkzade''de otuyordu; sık sık bir araya gelip, herkesten ve her şeyden konuşuyorlardı.
Aslında bu Neslihan Hoca''nın lafıydı, bana dostluklarını anlatırken, "Her şeyden ve herkesten konuşuyoruz" demişti.
Nesrin Hoca''nın itirazı vardı; "Ama şekerim, arkadaş, konuşacak hiçbir laf bulamadan, sessizce birlikte olabildiğin kişidir" diye atılmıştı.
İkisiyle de hiç ilgisiz bir yerde, bir vapur seyahatinde tanışmıştım. Adamın dediği, "Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir, soluğunuz kesilir ama ufkunuz genişler" sözü ne kadar doğru... Ayıp olmasa, bu iki hoca hanımın ağzından çıkan her sözü oracıkta not alacağım. Sohbetin bir yerinde: - Gençlikteki gözyaşlarında acı yoktur, yaşlılıktaki acılarda ise gözyaşı, dedi mesela Neslihan Hoca... Nesrin Hoca''nın buna da itiraz vardı: - Evet, gençliğin güzel bir yüzü ama ihtiyarlığın da güzel bir ruhu vardır.
Konumuz bunlar değil. Konu şu: Bir akşam bu iki emekli öğretmen Neslihan Hoca''nın evinde otururlarken, ekranda bir futbol maçı varmış. Nesrin Hoca zayıf, uzun ve kırışık işaret parmağını ekrana uzatmış: - Aha, benim efendi oğlum orada! Gerçekten de, hemen her sohbetinde övgüyle söz ettiği, ortaokul döneminde üç yıl dersine girdiği, "Melek gibidir" dediği bebek yüzlü futbolcunun maçı varmış ekranda... Söz sohbet kesilmiş, iki hoca gururla ekrana dönmüş, Neslihan Hoca''nın torununun heyecanla izlediği maça ortak olmuşlar. Maçın bir yerlerinde "melek gibi" çocuk, yani Neslihan Hoca''nın efendi öğrencisi, yerde yatan rakip futbolcunun boğazına yapışmış, sonra işaret parmağı ile onu tehdit etmiş, sonra hakemin üstüne yürüyüp onu itip kakmış, sonra da kırmızı kartla oyundan atılmış! Nesrin Hoca yutkunmuş, sessizce odadan süzülüp lavaboya kaçmış...

