Co-pilotu onu piste sürdüğünde hem heyecanlı hem iddialıydı. Bu, dayanıklılığa dayalı bir yarışmaydı ve sonunda ödül vardı. Müthiş güzelliği, -özellikle- gurur dolu büyük ve enfes gözleriyle, diğer yarışmacılar yanında kır çiçeği ile gül arasındaki fark gibiydi. Ölçülü vücuduyla "dokun bana" der gibiydi... Yarışmanın ilerleyen zamanlarında bir yerde, kazanmaya ramak kala birden yere yığıldı. Gözleri belirsiz bir noktaya bomboş bakıyor, körük gibi açılıp kapanan biçimli burnundan çıkan soluk, pistteki tozları üflüyordu... Acısı büyüktü ama belli etmek istemiyordu. Çünkü o, kederli zamanlarda değil, neşeli zamanlarda coşan bir asildi. O, şimdi çektiği acıyı, yüzyıllar boyu sülalesinin yaptığı gibi sessizce geçiştirmeye çalışıyordu. Ah o gözler! Herşeyi gizlemeye çalışan o gözlerden herşey anlaşılıyordu! Ama o, "Acımı belli edersem başkalarından ne farkım olur" gururuyla gık demiyordu. Kazanmaktan başka birşey düşünmeyen, insanlıktan nasibini almamış co-pilotu, yarışı kaybettikleri için sinirlenmişti anlaşılan; dişlerinin arasından "Kalk" diye hırlayarak tekmeyi savurdu.
O, sesini çıkarmadan, acı belirtisi göstermeden boşluğa bakmayı sürdürdü; sadece iki gözünden tertemiz iki damla yaş yuvarlandı. Yarışma organizatörlerinden biri bu dramatik sahneye yaklaştı: - Vurma kardeşim, şöyle sevgiyle okşa bir... Co-pilot biraz sertçe söylenen bu söz üzerine sırtını okşadı onun... O iri ve güzel gözlerde sevinç dolaştı bir an... Sanki bin yıllık uykudan uyanır gibi... Minnet ve teşekkür ifadesiyle son kez baktı dünyaya... Son bir hamle ile vücudunu sağa çevirdi, hareketsiz kaldı. Oracıkta ölmüştü. Evet... İkibin bir yılının beş Mayıs gününde, İstanbul-Veliefendi''de, beş numara ile yarışan beş yaşındaki "NASIL" isimli at, kum pistte yarışı bitirdikten sonra kalbine yenik düşerek işte böyle öldü.

