Kaydet
a- | +A

Önünüzdeki ajandada 17 Mayıs 2005 gününü yuvarlak içine alın. Çünkü, Türkiye tarihinde bir günde en fazla yabancı turistin bu ülkeye geleceği gün, o gün...

Ne Habitat, ne Eurovision, ne şu, ne bu... Olimpiyat Stadı''nda yapılacak olan Şampiyonlar Ligi finali için beklenen yabancı turist sayısı 40 bin civarında...

Otellerin kapasitesi arttırılıyor, stada giden yollar genişletiliyor, ek bağlantı yolları yapılıyor. Bunlar tamam... Amma... Sadece İstanbul''un değil, Türkiye''nin en berbat manzarası bu yol üzerinde... Anlamadınız galiba, tekrar edeyim; Türkiye''nin en berbat görüntüsü bu yol üzerinde...

Ben her sabah Bahçeşehir istikametinden Yenibosna''ya geliyorum. Yani Olimpiyat Stadı güzergâhı...

Keşke size o iğrençliği anlatabilme yeteneğim olsaydı... O ev diye kondurulan derme çatma kulübeleri, naylonla örtülü bacaları, bidonları, tezekleri, yolsuz ve susuz çirkin sokakları, tuğla ve alüminyum doğrama binlerce yamuk ve şekilsiz sözüm ona "yapıları."

Bugünden kepçe vurulsa bile artık temizlenmesi imkânsız. Onun için size bir teklifte bulunacağım.

Yo yo, bu öyle şöhret olma histerisi ile spora el atmış bazı köşe yazarlarının "Rooney''nin anasına sövün", "Rüştü''yü ıslıklayın" gibi ahlaksız tekliflerinden değil. Havalimanından Olimpiyat Stadı''na giden yolun, otobanı geçtikten sonra her iki yanını da yüksekçe ve birbirine bitişik reklam panoları ile kapatın. Bakın bu öyle uçuk bir proje değil, daha önce yapıldı.

Arjantin, 1978''de Dünya Kupası finalleri öncesinde, Rosario''ya giden ana yolun her iki tarafına da, üzerinde güzel görünümlü ev resimlerinin bulunduğu bir duvar inşa ettirerek, kentin kenar mahallelerini, yoldan geçen yabancıların gözlerinden saklamıştı.

Her zamanki gibi, teklif var, ısrar yok.

Kamera ile ceza olur mu? Örnek 1: Amerika''da düzenlenen 1994 Dünya Kupası''nda İtalya-İspanya çeyrek final mücadelesinde İtalyan Tasotti, İspanyol Luis Enrique''ye öyle bir dirsek attı ki, İspanyol oyuncunun forması kan içinde kaldı. Maçın ünlü Macar hakemi Sandor Puhl pozisyonu göremedi. Kırmızı kartlık bu hareket, maç içinde karşılığını bulamadı. Sonuçta İtalya, İberik temsilcisini 2-1''le geçti ve yarı finale yükseldi. Ama televizyon kameralarının şahitliği, adaletin imdadına yetişti ve FIFA hükmünü verdi: Tasotti''ye 8 maç ceza!

Örnek 2: 9 Mart 2003, Ankara 19 Mayıs Stadı... Başkent''in iki takımı arasında oynanan derbide Gençlerbirliği, rakibi Ankaragücü''nü 1-0 mağlup etti. Karşılaşma sonrası Gençlerbirliği kalecisi Gökhan elinde bayrakla sevinç turu atarken, Ankaragücü''nün genç forvet oyuncusu Hüseyin''in saldırısına maruz kaldı. Gökhan yere düştü, Hüseyin darbesine yerde de devam etti. Neyse ki kameraların tespit ettiği bu hareket de cezasız kalmadı: 3 hafta müsabakadan men!

Beşiktaş bugün Emre Aşık''a verilen cezaya isyan ederken "Kamera ile ceza olmaz" tezini savundu ve kazandı. "Dünyada örneği yok" diyerek... Oysa görüldüğü gibi dünyada da, Türkiye''de de örneği var. Hatta, kameralar olmasaydı, İbrahim Üzülmez''in suratını dağıtan Denizlisporlu Ali Tandoğan da 4 maç ceza almazdı bence... Günü kurtarmak için adaleti zedelememek lazımdı; bir gün herkese lazım oluyor çünkü...

Tarih öğretmeni Engin Ardıç "Tarih gibi son derece keyifli bir ''disiplinden'' milyonlarca Türk çocuğunu nefret ettirmeyi başarmış o tarih kitapları! Talim ve Terbiye Kurulu onayı ile işlenmiş günahların yatakları; kötü baskılı, siyah-beyaz resimli, Osmanlı padişahlarına gözlük taktıran tarih kitapları..."

"Sultan Osman''ın boynu bükük bir kuzu yavrusu gibi geçirilip çekiştirildiği yerlere, onun anısına en büyük, en iğrenç saygısızlığı yapıp kakamızı ediyoruz, sonra da eve dönüp Viyana kapılarına dayanan şanlı atalarımızı anıyoruz."

"1930''larda, Atatürk''e buram buram aşağılık, yağcılık kokan ''Sensin yaratan, sensin olduran'' dizeleriyle methiyeler düzmekten utanmamış mıydık?"

"Tuğralı, gümüş ayaklı bardaklar, mücevher kutuları, içinde kartvizit koymaya yarayan küçük gümüş hoşluklar... Ayna, tabak, kaşıklık, hamam tası, sütlük... Çeşm-i bülbül, kahvedanlık, tepsi, leğen, ibrik, tükürük hokkası! Bunların insanın evinde, bir köşesinde olması... Daha da güzeli, kullanmak bunları, hiç olmazsa yüz yıl öncesine inmek, yıkılıp gitmiş bir imparatorluğun çocuğu olduğunu hissetmek o minik gümüş sütlükten minik gümüş fincana koyup içtiğin her yudumda... Hiçbir şeyin 28 Ekim 1923 gecesi bitmiş olmadığını, her şeyin 29 Ekim 1923 sabahı başlamış olmadığını anlamak birden bire... Yemeği o akşam, hoşluk olsun diye mesela, kemik kaşıklarla, bağa kaşıklarla yemek... Sonra işlemeli ibrikten su döküp ağzını yıkamak, Osmanlı tarzı..." (Engin Ardıç, Teğel Teğel Hüzün)

ÖNE ÇIKANLAR