Bekle Kemal dedim... Bakarsın birileri futbolu hem arsa kültürüyle, hem de bilimsel izlemeyi öğrenmiştir diye... Ama boşuna zaman kaybettim. Aslında hemen, maçın havası soğumadan yazmalıydım. Çünkü benim spor, pardon futbol medyam, skorlara dayalı konuşmayı yeğlemişti. Çünkü benim spor medyam, hataları, yanlışları, eksikleri ancak facialar yaşandıktan sonra yazmayı, konuşmayı becerebiliyordu. Kazanırken uyarmak, kaybederken övmek gibi bir Batı kültürüne asla sahip olamamıştı. Milli Takım, Estonya''yı yendiğine göre yanlışlar, hatalar halının altına süpürülmeydi. Ya da onları görmek mümkün olmadığından Fatih hocanın cebinde sır olarak kalabileceklerdi. Şimdi ise dağın ardına düşen vize ortamı doğdu ya, vurun Fatih hocaya kampanyası başlatıldı bile... Yazarı, yorumcusu gazete gazete, ekran ekran sallıyor. Tabii ki takımların başarıları, futbolcuların, teknik adamların önüne çıkarılmalıydı. Ama takımların başarılarını analiz ederken, futbolcuların, teknik adamların katkılarından da söz edilecekti. Ya da tam tersi, kayıpların sorumluları olarak onlar da öne çıkarılacaktı.
Gelelim sadede... Ben bu dört gün içinde oynadığımız iki milli oyunda bir büyük oyuncunun katledilişine tanık oldum. Ya siz? Siz, önce övdünüz, sonra da yerdiniz. Ama ben her iki maçta da hocasının kurbanı olarak gördüm, bu büyük futbol yıldızını...
Yıldızın adı Hamit Altıntop''tur. Yani dünyanın en büyük takımlarından ve de Alman ekolünün en büyük takımı Bayern München''in ilk on bir futbolcusu Hamit... Biz bu Hamit''i, Estonya maçında ön liberolardan biri olarak görevlendirdik. Yani ateşe attık. Sadece onu mu? Hayır, arkasında oynayan Gökhan-Servet ikilisini de doğal olarak... Sonra Ceyhun''u oyuna alıp, öne doğru oynatmaya başladık ve işte o zaman spor medyasından Hamit''e övgü döndürdük. Peki, Hamit''in ne oyun felsefesine, ne özelliklerine uymayan bu göreve sürülüşü neden eleştiri almadı? Eh, maç kazanılmıştı ya...
Ve de baktık ki Bosna maçında Milli Takım ilk yarı sahaya öyle bir düzende atılmıştı ki, aman Allah''ım! Ama yazımızın başında da değindiğim gibi ne maçı yerinde izleyenler, ne de ekrandan dikizleyenler bu dizilişe tek bir satır bile yazmadılar, konuşmadılar.
Evet, Milli Takım sahaya, hemen hemen, biraz Emre dışında, tüm oyuncularının yabancı olduğu 4-3-3''le çıkarılmıştı. Sözüm ona 4-5-1''e benziyordu. Geri dörtlünün önünde Hamit-Ceyhun-Emre''den kurulu bir üçlü, önünde de Tuncay-Semih-Arda... Vah ki vah! İşte bu diziliş içinde Hamit kaybolup gitti. Baktık ki, devrede de kemendi yemiş, soyunma odasında bırakılmış... Yani Fatih hoca ilk yarıda hem takımı, hem de ağırlıklı Hamit''i yakmıştı. Doğal olarak Semih de, Tuncay da, Arda da nasiplerini almışlardı. Ama onlar maça devam ederek ikinci yarıdaki kısmen doğrulara kavuşmuş takımda icraat yapabildiler. Ne var ki Hamit gitmişti.
Peki, Hamit bu yarayı nasıl ve hangi zaman süreci içinde sarar? Bayern''de oynayarak, hem de iyi haliyle...
Hep şunu yazar, şunu söylerim; iki kere ikiyi beş yapmaya kalkışmayın! Olmaz! Kimse de yapamamıştır. Ama bizim spor medyamız bazılarının eline, koluna, beline balon bağlayıp bulutlar üzerinde uçurmayı çok sever. Çünkü böyle yapılırsa, yani popülist davranılırsa köşelerde, ekranlarda daha kolay yer bulunur.
İşte son kurban Hamit''tir ve biraz da, dolaylı da olsa bu zihniyet yüzünden kurban olmuştur. Herhalde buna Hamit de, Bayernliler de, hatta hatta bizim futbolcular da kıs kıs gülmektedir, ya da hüzün duymaktadır.

