Büyük İstanbul takımı ile küçük İstanbul takımı kupada oynuyordu. Büyük takım ilk yarıyı golsüz kapatmanın hırçınlığında ve huzursuzluğundaydı.
Soyunma odasında bildik bağırış çağırışlar, birbirlerini motive etmeler, ikinci yarıya baskıyla başlama taktiği vs...
Semere ikinci yarıda gecikmedi; arka arkaya gelen iki golle büyük takım turu garanti altına aldı.
Zaten favori takım onlardı ve kazandılar. Fakat, stadı dolduran onbinin biraz üstündeki taraftar, kendi takımını alkışlamadı.
Maç boyunca, iki kez gole giden satrforun önünden topu çekip alan, bir topu çizgiden çıkaran, üç defa hücuma çıkıp, tamamen şahsi gayretiyle arkadaşlarına gol pozisyonu hazırlayan, kornere çıkacak topa yatarak müdahale eden, yandan gelen ortaların neredeyse tamamını kafa ile uzaklaştıran, arkadaşlarını sevk ve idare eden, maçtan sonra da sahanın ortasına çöküp kalan, mağlup takımın liberosunu alkışladı rakip seyirci... Hem de, ismiyle tribünlere çağırarak... Rakip seyirciye alkışla karşılık verdi ve ağlayarak soyunma odasının yolunu tuttu tecrübeli libero... "Bir sürü maç oynadım, bir çok maç kazandım, haftanın futbolcusu oldum. Ama mesleğimin en büyük gururunu, mağlup olduğum bir maçtan sonra yaşaya-cağım hiç aklıma gelmez-di" demişti bana bu futbolcu...

