Fransız Claude Farrere diyor ki:
"Sabaha karşı sandal hazırlandı ve ıssız bir sahil aramaya başladık. Nihayet sakin bir koy bulup oraya yanaştık. Sandalın başına bir nöbetçi dikip yakınlarda bir köy aramak için ilerlemeye başladık. İki kilometre ileride bir köye ulaştık. Köyün kendine mahsus bir pazar yeri vardı. Ortalık ağarmaya başlamıştı. Çobanlar, getirdikleri hayvanları kazıklara bağlı iplerle ayırdıkları bölmelere yerleştiriyorlar, köylüler satacakları eşyayı yayıyorlardı. Çok geçmeden alışverişe başladım ve aynı anda hayretler içinde kaldım. Her şey inanılmaz derecede ucuzdu. Akdeniz sahillerinde ilk defa namuslu insanlarla alışveriş yapıyordum.
Geri dönmemiz isteniyordu! Sonunda, satın aldığım eşyayı, köylülerden kiraladığım iki eşeğe yükleyip sahile doğru yola çıktım. Fakat biraz yol alınca birden bir süvari peyda oldu. Geri dönmemizi söylüyordu. Döndük. Köyde, pazar yerinin ortasında, beş-altı sakallı bizi bekliyordu. Bunlar köyün imamı ve ileri gelenleriydi. İmamın arkasında bir sıra adam, suçlu gibi dizilmişlerdi. Hepsi de alışveriş ettiğim adamlardı. Şaşkınlığım daha da arttı. İmam Efendi, eşekteki bütün malları indirtti. Sonra bütün aldıklarımı cins cins ayırttı, her cins ayrı ayrı tartıldı.
Tartı işi bitince satıcılar birer birer heyetin huzuruna geldiler. Sonra bir küçük torba getirildi. Her satıcı kesesini açtı ve İmam Efendiye birkaç kuruş ceza ödedi. Herkes cezayı ödedikten sonra torba kapandı ve ağzı büzülerek bağlandı. Sonra İmam Efendinin bir işareti üzerine aldığım mallar, bir tanesi eksik olmamak üzere tekrar eşeklere yüklendi. Ve İmam Efendi, nazik bir el hareketiyle bana izin verdiğini belirterek kuruşlarla dolu torbayı bana verdi. Evet, bana verdi... Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. İmam Efendi, çeşitli dillere de vakıf muhterem bir zâttı. Bildiği kadar Fransızcasıyla bana izahat verdi: "Satıcılar, sana sattıklarından kâr ettiler. Halbuki bizim kanunlarımızda yabancılardan kâr alınmaz. Yabancıya misafir muamelesi edilir..."
Osmanlı''ya layık bir şuur... Bu yaşadıklarım karşısında neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette yata dönerken, başka bir yerde, bizim "Molliere"imizde yazılı olanları düşünüyordum. Yanılmıyorsam şöyleydi: "Gerçekten öyle, Osmanlı''ya layık bir şuurla..."

