Çocuğunuzun bir gün sizin için "merhum babam" veya "rahmetli annem" diyeceğini biliyorsunuz değil mi? *** - Sanki annemi bir an düşünmesem, ona ihanet ediyormuşum duygusuna kapılıyorum Beyza. Onu götürüp toprağa gömdük ve hiçbir şey olmamış gibi gündelik hayatımıza devam ediyoruz! Oysa o artık yok Beyza! - Biliyorum canım. Ama alışman gerek. Meral telefonda ağlamaya başladı: - Hayır, alışmayacağım! - Onu demek istemedim Meralciğim. Yani, ona iyilik yapmak istiyor musun? Meral konuşmayı çığlığa dönüştürdü: - İstemez olur muyum ya, istemez olur muyum?! - Tamam, bol bol dua edeceksin. Kesinlikle ona en yararlı şey budur.
*** Emekli öğretmen olan annesi öleli yirmi üç gün olmuştu ama sanki az önce mezarlıktan dönmüş gibi içi yanıyordu Meral''in... Kendini hiçbir şeyle meşgul edemiyordu. Samimi arkadaşı Beyza''ya sığınmıştı teselli için... Telefonda ağlıyordu habire: - Odasına giremiyorum, gardırobunu açamıyorum.
- Müslümanların böyle zamanlarda birbirine söylediği "Allah sabır versin" sözü ne kadar önemli görüyor musun? Sabır sığınağı olmasaydı, sevdiklerimizi kaybettiğimizde, üstümüze yağan hüzünden hangi şemsiye ile korunacaktık?
- Bi yandan cesedini çıkarıyoruz hastaneden, bi yandan elime poşetler tutuşturuyorlar. Elbiseleri, el çantası, çiçekleri... Hepsini babama verdim ve bir daha hiç bakamadım Beyza. - Allah rahmet eylesin Meralciğim, bil ki ben de annen için sürekli okuyorum, dua ediyorum. *** Meral maden mühendisliğini bitirmesine rağmen, kısa aralıklarla mesleğine uygun bir iki işte çalışıp, sonra hiç ilgisiz bir alana sıçramıştı; İstanbul Şaşkınbakkal''da bir kafeyi devralıp işletmeye başlamıştı yedi aydır... Ancak hem esnaflıktaki acemiliği, hem son birkaç aydır annesinin hastalığı sebebiyle dükkânı tamamen çalışanların insafına bırakması sebebiyle epey borçlanmıştı. Mobilyacıya, pastaneye, içecek firmalarına ödemesi gereken paraları verememişti.
Kafe müdürünün hesabına göre otuz beş bin lira kadar nakit paraya ihtiyaç vardı. *** Bir süredir eve seyrek gelen babası o gün kafeye telefon etmiş ve akşam eve birisini getireceğini söylemişti. "Artık tanışmanızı istiyorum" dediği için, Meral kimin geleceğini tahmin etmişti. "Bunu kaldıramam" diyordu kendi kendine, "Daha annem öleli bir ay bile olmadı." *** Aklına gelen, başına gelmişti. Babası, akşam eve, neredeyse annesi ile aynı yaşta, aynı boyda, aynı ses tonuna sahip, annesine göre biraz genç bir hanımla çıkagelmişti. Meral çoktan kararını vermişti; eğer babası bu eve bir hanım getirecekse, o gidecekti. Bu sebeple babasına ve gelen kadına çok da surat yapmadı. "Akşamı geçiştireyim, iş resmiyete binerse zaten ben olmayacağım" diye düşündü. *** Babası gece "sevgilisi" ile evden çıkarken: - Annenin el çantasını getirdim, telefonu filan var içinde, dedi Meral''e... Meral kapıyı kapatır kapatmaz annesinin el çantasına koştu. Ondan yeni bir şey bulmak, görmek için...
Cep telefonu açıktı; ama ne "son aramalar"da bir şey vardı, ne mesajlarda... Telefon hiç kullanılmamış gibiydi. *** Oysa babası hastaneden çıkıp, cenazenin toprağa verildiği akşam gittiği "sevgilisinin" evinde telefonu açmış, sağını solunu kurcalamış, ölen karısından bir ses kaydı bulmuştu. Zoraki bir konuşma ile şöyle diyordu Meral''in annesi: "Kızım Meralim, babandan her türlü eziyeti görmüştüm ama, en büyüğünü en sona sakladığını bugün öğrendim. Bugün hastane odama sevgilisi ile geldi. Sana bu ses kaydını hazırladım çünkü babanla ortak banka hesabımızda benim emekli ikramiyemin de içinde bulunduğu elli beş bin lira civarında para var. O paranın benim payıma düşen kısmı senindir. Hakkını helal et kızım" diyordu. Ama babası, kızına telefonu getirmeden önce bu kaydı silmişti.
(Bu öyküyü yayınlamadan önce Meral Hanıma gönderdim. Şöyle bir cevap geldi: "Moskova''da çalışıyorum. Burada bile annemin yokluğuna alışamadım. Babamla ara sıra görüşüyoruz, ama kalbim onu hiç affetmeyecek.")

