Mustafa Kemal Atatürk öleli 61 yıl oldu. 10 Kasım 1938''de Dolmabahçe Sarayı''nda öldükten sonra büyük salonda katafalka konmuş ve dört yanında büyük üniformalarını giymiş ve kılıçlarını çekmiş dört paşa ve amiral gece gündüz nöbet tutmuşlardı. Cenaze namazı Orgeneral Fahrettin Altay paşanın emri ve iştiraki ile Dolmabahçe''de kılındıktan sonra kortej Tophane Karaköy yolu ile Galata köprüsüne varmıştı. Köprünün üstünde biz Galatasaray Lisesi öğrencileri vardık. Hem Dolmabahçe''de katafalkın önünde birkaç gün önce saygı duruşunda bulunmuştuk sonra da Galata köprüsü üzerinde Atamızı bir kez daha selamlamıştık. Cenaze altı çift katanın çektiği bir top arabası üzerinde idi ve iki yanında yine büyük üniformaları içinde kılıç çekmiş altışar general ve amiral yürüyorlardı. Gülhane bahçesinde donanmanın en büyük gemisi Yavuz yanaşamadığından cenaze Zafer torpidosuna konmuş oradan Marmara ortasında bekleyen yavuz zırhlısına nakledilmiş Yavuz''la İzmit''e gitmiş oradan trene konularak meşaleler yakarak demir yolunun iki tarafında atalarına son vazifelerini yapmak için bekleyen milyonlarca Türk''ün gözyaşları arasında Ankara''ya yolcu edilmişti. Şair Faruk Nafiz Çamlıbel o günü şöyle anlatıyor: Atatürk''ü kaybetmiştik kısa sürede yaptığı devrimlere gelince gerçekçi büyük tarihçi Bernard Lewis modern Türkiye''nin doğuşu adlı İngilizce eserinde "Bazıları, Türk devriminde, dış uyarılara ve etkilere -askeri yenilgi ve diplomatik baskıya, eyaletlerin yabancılara kaptırılmasına ve yurda yabancı kültür ve ticaretin nüfuz etmesine- karşı bir isteksiz ve gecikmiş cevaplar dizisinden başka bir şey görmemişlerdir. Şüphesiz reformcuların ve radikallerin esinlenme kaynakları yabancı ideolojilerden geldi ve Türk reform ve devriminin birbirini izleyen evrelerini askeri ve diplomatik olaylar açtı -Bununla beraber, burada şu söylenebilir ki, en güçlü uyarıcı, uzak Avrupa büyük devletleri değil çabuk yükseliş ve ilerleyişleri daha keskin bir ders ve daha derin bir utanç vermiş olan eski tâbi uluslar idi. Mahmut''u nihayet yararsız yeniçerilerden kurtulmaya ve yeni şeyleri denemeye iten, Yunan ayaklanması ve Mehmet Ali''nin başarıları idi yenik ve şevki kırılmış Türkler''i kendilerini kurtarmak ve yenilemek üzere taze ve nihai bir çabaya dürtükleyen yine, 1919''da İzmir''e çıkan Yunanlılardı. Bununla beraber, bütün Türk hareketini, bazılarının yaptığı gibi, bu Avrupalı baskılara ve etkilere atfetmek kaba bir aşırı basitleştirme olur. Avrupa tarihe karşı Türk yarışında, koşuya başlama ateşini ve hedef kazığını sağlamış olabilir; fakat itici kuvveti sağlamış değildir" diyor ve devam ediyor. "Genç Türk ve Kemalist devrimleriyle, Fransa, İngiltere ve Rusya''daki büyük devrimler arasında paralellikler aramak tabiîdir ve gerçekten benzerlik noktaları yok değildir. Birçok Türk''e göre, ülkelerinde meydana gelen büyük değişme, yalnız ekonomi veya toplum veyahut hükümet bakımından değil, fakat uygarlık bakımından da tanımlanmalıdır. Türkler''in devrimlerinde giriştikleri esas değişiklik, Batılılaşma idi. Türk halkının 1.000 yıl önce Çin''den vazgeçip İslâmlığa döndükleri zaman başlamış olan Batıya doğru yürüyüşünde diğer bir adım. Şimdi, İslâmî miraslarının tamamından değilse de, büyük bir kısmından vazgeçerek Avrupa''ya dönmüşler ve devlet yönetimi, toplum ve kültürde Avrupa hayat yolunu benimsemek ve uygulamak için, sürekli ve kararlı çaba göstermişlerdir. Bu çabada başarı derecesi konusunda kanılar farklıdır, bununla beraber Türkiye''nin kamu hayatının geniş ve önemli alanlarında, Batılaştırıcı devrimin tamamlanmış ve geri döndürülemez olduğundan şüphe edilemez. (Modern Türkiye''nin doğuşu. İngilizce''den çeviren Metin Kıratlı, Ankara 1970 S. 474.) Atatürk''ün inkılapçılığı Batı uygarlığının bütünlüğüne inanan bir dünya görüşüdür. Yapılan inkılaplar sadece sosyal, sadece hukuk, kültür veya siyasal kurumlardan herhangi birini veya bir kaçını kapsamış olsaydı çağdaş uygarlığa bütünüyle ulaşmak mümkün olamazdı. İşte Atatürkçülüğü diğer inkılaplardan ayırdeden en büyük özellik de bu olmuştur. Batı düşüncesini, duygusunu ve dünya görüşünü bir bütün olarak kabul etmek bu dünya görüşünü Türk kültürü, harsı ve gelenekleriyle pişirmek. Şurasında da hemen işaret etmeliyiz ki Atatürkçü düşünüşle batılaşmak ya da çağdaşlaşmak körü körüne bir Batı taklitçiliği değildir. Zaten böyle de olmamıştır. Atatürk diyor ki; "Hiçbir ulus aynen diğer bir ulusun taklitçisi olamaz olmamalıdır. Çünkü böyle bir ulus ne taklit ettiği ulusun aynı olabilir; ne de kendi ulusu içinde kalabilir. Bunun sonucu kuşkusuz ki hüsrandır.
Biz bize benzeriz diyen Atatürk ayrıca şu noktaya da dikkatleri çekmektedir. Bir ulus için saadet olan bir şey diğer bir ulus için felâket olabilir. Aynı neden ve koşullar birini mesut ettiği halde diğerini bedbaht edebilir. Onun için bu ulusa gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü biliminden, buluşlarından, ilerlemeden faydalanalım. Sakın unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.

