BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Köy okullarında hatadan dönüş

Köylerin boşalmasının, dolayısıyla tarımın sıkıntıya girmesinin belki de en önemli sebeplerindendi 2012 yılında alınan karar.

Yeterli öğrencisi olmayan 20 binden fazla köy okulu kapatıldı.

1 milyon 248 bin çocuk her sabah köylerinden alındı, en yakın ilçe yahut illerdeki okullara taşındı.

Devlet, taşımalı sistem için büyük bütçeler ayırdı.

Şehir hayatını gören çocuk, köyde yaşamayı ister mi?

Gündüz akranlarıyla kafede oturacak, akşam köyüne dönecek ahır temizleyecek, inek sağacak!

Böyle boşaldı köyler.

E bir de zorunlu eğitim 12 yıla çıktı, lise bitene kadar mecbur şehirde okuyacak.

Sonra gel de o genci köyde kalmaya ikna et!

***

Öğretmen çocuğuyum, ilkokulun ilk üç senesini kısmen ben de babamın öğretmenlik yaptığı köyde okudum 80’lerde.

Bırakın ilkokulu, ortaokul bile vardı o küçücük köyde.

Sınıf mevcudu da hiç fena değildi o yıllarda.

Çocuğu servisle şehre yollayacak kadar refah seviyemiz artınca, bir de öğrenci az olduğu gerekçesiyle okullar temelli kapatılınca köyler yaşlılara kaldı.

Gencin kalmadığı köyde üretim olur mu?

Anadolu’ya gittikçe dinliyorum; kızlar köyde kalan gençlerle evlenmek bile istemiyormuş.

Tarlalar, hayvanlar köylerde sahipsiz dururken…

Meyveler dalında çürürken, gençler ne yapıp edip şehirde tutunmanın bir yolunu arıyormuş mecburen.

Her musibette bir hayır vardır; önce pandemi, ardından gelen gıda krizi ve ekonomik buhran da bir hayra sebep oldu.

Köy okulları yeniden açılacakmış.

Henüz detayları netleşmedi ama bir öğrencisi bile olsa, okullara öğretmen atanacakmış.

Önce meslek liselerinde hızlı bir toparlanma sağlayıp sektörlerin ara eleman ihtiyacını giderecek hamleler yapan kıymetli hemşehrim Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer’i, köy okullarıyla ilgili yaptığı bu kritik hamleden ötürü de tebrik ediyorum.

Gecikmeli de olsa bu hatalardan dönülmüş olması çok ama çok önemli.

 

***********

 

İnsan dediğin…

 

Derdini ve sıkıntısını bildiğim bir kadın okurum “Orta direk nasıl ev sahibi olacak?” yazımı okuyunca, başlarına geleni yazmamı istemiş.

Olan şu; hayli varlıklı olan kayınpederi, vefatından önce kız torunlarına birer daire vasiyet etmiş, geri kalan bütün malı bir oğluna ve tek erkek torununa bırakmış.

Yani okurumuzun kocasına ve oğluna.

Adamcağız “Ben oğluma güvenmiyorum. Vasiyetimi yerine getirmezsen ahirette iki elim yakanda olur” diye de gelinini tembihlemiş.

Hak vaki olmuş, dede ahirete irtihal etmiş, çocuklar büyümüş.

Dedenin vefatından sonra mal hızla erimeye başlamış.

Dolandırıcıların biri bitmeden öteki çökmüş üstlerine.

Ticaretteki zararları da cabası; neye ellerini attılarsa kurumuş.

Kara kara vasiyeti düşünen kadıncağız, kızlarından sadece birine ev aldırabilmiş, diğerlerine de kendi üstüne olanları vadetmiş.

Öteki tarafta ise bitmez zannedilen mal varlığı, tükenme noktasına gelmiş.

Gördükleri iyiliğe vefa olarak eşinin ailesinin zor durumuna kayıtsız kalmayan damat, tek kıza alınan daireyi satıp, geçici bir sıkıntılarını atlatmaları için oğluna borç vermiş.

O da beklemiş ki, ilk fırsatta iade eder ama hak getire!

Hazırı satıp yemeye alışan durur mu; son yerleri elinden çıkarmaya, bozuk para gibi harcamaya devam etmiş, lakin ablasına borcunu kapatmayı umursamamış bile!

Yetmemiş; bir de dolandırıcılık çetesinin eline düşünce aynı ablasının eşine, o günün rakamıyla çok rahat daire alınabilecek yüklü miktarda kredi çektirip, birkaç ay içerisinde kapatmayı, taksitleri düzenli ödemeyi vadetmiş ama çok geçmeden bu da yalan olmuş tabii.

Damat yıllarca sabretmiş -ki, bir adım atılsın, aile içinde kötülük olmadan mesele çözülsün.

Nihayetinde bir gün bu teklif gelmiş.

“Evimizi verelim, borcumuzu kapatalım” demişler.

Damat ve eşi “Hay hay!” demiş, sözün yerine getirilmesini beklemeye başlamış.

Aylar geçmiş, yine ses yok.

Bir gün dayanamayıp “N’oldu?” diye sormuş, “Düzenimizi bozmak istemedik, vazgeçtik” cevabını alınca film kopmuş.

“Madem öyle” diyen damat, borcu verdiği günlerin rakamlarıyla altın üzerinden hesabı çıkarmış, alacağını tahsil etmiş.

Okurumuzun onca malı tüketen oğlu, şimdi bedeli niye altın üzerinden ödediğini, ablasına neden ev alındığını sorguluyormuş.

“Zekâtınızı verir miydiniz?” diye sordum, “Hayır” dediler.

***

Eminim çevrenizde buna benzer çok örneğe şahit olmuşsunuzdur.

Hep siyaset, ekonomi ya da sahte senet gibi asayiş meseleleri yazacak değiliz ya…

Sosyal bir yaraya parmak basmak için iyi bir vesile oldu.

Daha önce de yazdım, zekât çok ama çok önemli.

“Zekât vererek malınızı koruyunuz” buyuruluyor hadis-i şerifte.

Hatta, zekât vererek malın azalmayacağı, aksine artacağı bildiriliyor.

Namazdan sonraki en mühim ibadet.

Yaşadığımız felaketlerin en büyük sebeplerinden biri zekât vermemek ve faize bulaşmak.

Güya yüzde 99’u Müslüman ülkede yaşıyoruz!

Ya zekâtını verenlerin oranı nedir?

İnancı olmayana elbette lafımız yok ama bir insan Müslüman’ım diyor, lakin üzerine farz olduğu hâlde zekâtı, öşrü umursamıyorsa buna ne denir?

Bakın, unutup vermemekten değil, “umursamamaktan” bahsediyorum.

Ucu küfre kadar gider de, biz şunu yumuşatalım, “münafıklık alameti” diyelim.

Böyle insan ne yapmaz ki?

Zekâtı umursamayana vefa gösterseniz ne fayda!

Onu da umursamayacaktır mutlaka.

***

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki…

İnsanlara iyilik yapmaktan da, iyilik görmekten de korkar olduk.

Zira gördüğünüz iyiliği (şayet borç almıyorsanız) karşınızdaki bir beklentiyle mi yapıyor bilemezsiniz…

Bir gün sizden diyetini ister, donar kalırsınız.

Kişi, kendi gibi bilir işi.

Kahir ekseriyet böyle hareket ederken, siz karşılıksız iyilikte bulunursunuz, zanneder ki ondan menfaat umuyorsunuz.

Durduk yerde zan altında kalırsınız.

Birine borç vererek iyilik yapmaya kalkarsanız, bu daha fena.

Yaptığınız iyilik -hele istemeye mecbur bırakılırsanız- bilin ki düşmanlık olarak dönecek.

Bu düşmanlığın seviyesi, iyilik yapan kendini ne kadar zora soktuysa o derece artacak!

Peygamber efendimiz, bir hadis-i şerifinde “İtteki şerra men ahsente ileyhi” buyuruyor.

Yani; İyilik yaptığın kişinin şerrinden sakın.

***

Ara sıra yayınlarda denk geliyorum, insanlar genellikle bu meseleleri soruyor hocalara.

En çok sorulan da; Ben şu tarihte şu kadar vermiştim. Şimdi ne olarak alacağım?

Oysa bu mevzuların hepsi açık ve net anlatılıyor ilmihâl kitaplarında.

Açın Tam İlmihâl’in 824. sayfasını, Ödünç Vermek bahsini okuyun.

Deniliyor ki; Züyuf, yani altın ve gümüşten başka para, mesela kâğıt lira ödünç verdikten sonra, o kâğıdın değeri kalmasa İmameyn’e göre, teslim ettiği zamandaki kıymetinde altın veya bu kadar altın karşılığı akçe ile ödenir.

Kıymeti değişirse, Ebu Yusuf’a göre yine böyle olduğuna fetva verildiği sarf kısmında yazılıdır.

Bakın, kaynakları da var.

Türkiye gibi ülkede kıymetin yıldan yıla değişmediği vaki mi?

Aynı şey ziyan edilen mal için de geçerli.

817. sayfada da bunun açıklaması şöyle; Birinin malının telef olmasına sebep olan, öder.

Aynı ilmihâlde 294. sayfada da alacağın neden altın olarak karşılandığı izah ediliyor bir nevi.

Ödünç verilen miktara zekât düşüyor ise kaç yıl sonra geri aldıysanız, elinize geçtikten sonra geriye dönük zekâtını ödemeniz gerekiyor.

Çünkü o fakirin hakkı.

Zekâtı altın ya da gümüşle hesap edecekseniz, tahsilini başka türlü nasıl yapacaksınız zaten?

Zekât nisabına dâhil mal için de durum böyle.

Tabii zekât vermeyi umursuyorsanız, ötesi kişinin kendi derdi.

***

Yani, böyle bir durumla karşılaşırsanız, ölçü belli.

Problem, insanın ölçüsü.

Özür diler, helalleşmeye çalışır, iyi niyetli ama çaresiz olduğunu anlarsanız, tamamından vazgeçseniz ne gam!

İhsanda bulunmak da erdemdir.

Amma velakin, karşınıza oturur, bir de üste çıkmaya, posta koymaya kalkarsa işte orada ne merhamet kalır, ne hatır, ne erdem.

Başkasının üstüne basmaya, kendisiyle birlikte kurtarmaya geleni de boğmaya yeltenen insanlardır problem.

***

Peki, insanlara hiç mi iyilik yapmayacağız?

Elbette ki hayır.

Bunun tek çaresi var; kendini zora sokmayacak kadar, sadece Allah rızası için iyilikte bulunmak.

Bu da kişinin ekonomik gücüne göre değişir.

Verip unutacaksın ki, neticesi düşmanlığa dönüşmesin.

Senin bir menfaatle yaptığını düşünecekse de düşünsün, Rabb’in bilsin.

***

İnsan, toy iken toz pembe görür hayatı.

Önce arkadaş çevresinden başlar hayal kırıklıkları.

Dışarıdaki insana tedbir almak kolay, seçici davranmaya başlar.

Sonra çember daralır.

Kimi baba-oğul bile anlaşamazken, kimi öz kardeşine hasetlik yapıp, düşmanlık beslerken…

Evlilik vakti gelir, eşin yakınları en yakın halkaya girer.

Sonra onların evlendiklerinin yakınları…

Her birine kendi ailesi gibi bakanlar için tehlike büyür maalesef.

Özellikle de borç-alacak ilişkisi devreye girerse...

Gerektiğinde masaya yumruğunu vurup, kriz çözecek eski aile büyükleri, adam gibi adamlar bu devirde nerede!

Sonra mevzu bir de kadınların ağzına düşerse, gerisini hak getire!

Çocuğuna karşı adaleti seçen anne gördünüz mü hiç?

Hele ki bunlar, en başta bahsettiğim İslamiyet ölçülerini bilmiyor veya umursamıyor ise…

Çevrenize bakın; benzer yıkımların, kırgınlıkların yaşanmadığı kaç aile kalmıştır günümüzde?

Vicdan, insaf, merhamet, hak, hukuk, adalet ve İslamiyet çerçevesinden çıkan toplumda huzur olur mu?

Diyeceksiniz ki, Müslüman olmayan toplumlar ne yapıyor?

Cevabı; yine bu değerlerle ayakta duruyor.

Bir Müslüman olarak en başta bizim yapmamız gereken, ancak lafta bıraktığımız değerlerle!

Sonra da ciyaklıyoruz; bunlar başımıza niye geldi? Niye şu şöyle, niye bu böyle?

***

Asıl meselemiz ne pahalılık, ne savaşlar, ne virüs, ne şu, ne bu…

Hepsi gelir geçer…

Asıl dert, “insan” sevgili okurum.

İnsan kalitesi ne kadar bozulursa, toplum da o kadar çürür.

Hiçbir ölçüsü olmayan, hesap-kitap, hak-hukuk, helal-haram gözetmeyen bir toplumda fırsatını bulan stokçuluk yapar, punduna getiren fiyatları zıplatır, şebekesini kuran milleti dolandırır, olur da olur…

 

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
627069 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yucel-koc/627069.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT