İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelttiği son suçlamalar, hakikatleri yansıtmaktan ziyade gizleme çabası olarak görünmekte. Netanyahu, Erdoğan’ın İsrail’i eleştirmeye hakkı olmadığını, Türkiye’de Kürtlerin katledildiğini ve siyasi muhaliflerin hapse atıldığını ileri sürmekte. Bu iddialar hem Türkiye’nin yakın tarihini çarpıtan hem de bugün Gazze’de İsrail’in sebep olduğu büyük felaketin üstünü örten, ölçüsüz ve insafsız ithamlar.
Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin hiç sıkıntı çekmediği söylenemez. Böyle bir iddia tarihî gerçeklere uygun olmaz. Kürtler, özellikle tek parti diktatörlüğü döneminde ağır baskılarla, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla, ciddi insan hakları ihlâlleriyle ve bazı katliamlarla karşılaştı. Demokrasiye geçildikten sonra da bu mesele bütünüyle ortadan kalkmadı, zaman zaman haksız ve ölçüsüz devlet şiddeti ortaya çıktı. Ancak, bu tarihî gerçekler, bugünün Türkiye’sini “Kürtlere soykırım yapan ülke” diye damgalamayı haklı kılmaz. Hele bunu Gazze’de İsrail’in bütün dünyanın gözleri önünde yürüttüğü soykırım siyasetiyle aynı kefeye koymak, akla ve mantığa sığmaz, hakikate ters düşer...
Kürt meselesinin bir başka yönü daha var. Kürtlerin haklı talepleri yanında, Kürt toplumu içinde teröre bulaşan, demokratik hakların kullanılmaya başladığı bir döneminde dahi silaha sarılmayı meşru gören ve eylemleriyle demokratik zemini tahrip eden akımlar da ortaya çıktı. PKK terörü, Kürt toplumuna da büyük zarar verdi. Buna rağmen, Türkiye’de Kürt meselesinin en yumuşak, en ümit verici dönemlerinden biri Erdoğan yönetiminde yaşandı. Kürt kimliğinin tanınması, Kürtçe üzerindeki yasakların gevşetilmesi, demokratik açılım ve çözüm süreci gibi adımlar, geçmişin inkâr ve bastırma politikalarından önemli bir uzaklaşmaya işaret etmektedir. Bu tablo karşısında Erdoğan’ı “Kürt soykırımı” yapmakla suçlamak, ciddiye alınabilir bir siyasi analiz değildir, kaba bir kara propaganda tarzıdır...
Netanyahu’nun “siyasi muhalifler hapse atılıyor” iddiası da aynı ölçüde anlamsız. Türkiye’de yargı sistemi eleştirilebilir; hukuk devleti bakımından tartışılması gereken birçok mesele de var. Fakat, her yargılamayı doğrudan “siyasi muhalefeti hapsetme” şeklinde takdim etmek gerçekten uzak. Birçok dava, ceza gerektiren suç işlendiği iddiasıyla yürümekte. Kaldı ki, Netanyahu’nun kendisi de yolsuzluk iddialarıyla yargılanan bir siyasetçi. Mahkûm olması hâlinde hapis ihtimaliyle karşı karşıya kalabilecek bir liderin, başka ülkelere ahlak dersi vermeye kalkması ayrıca tuhaftır!..
Asıl büyük ahlak meselesi Gazze’de vuku bulmakta olan faciadır. İsrail ordusunun “dünyanın en ahlaklı ordusu” olduğu iddiası, artık hiç kimsenin inanmadığı bir propaganda masalı olarak görülebilir. Gazze’de çocukların, kadınların, yaşlıların, hastanelerin, okulların, sivil yerleşim alanlarının hedef alınması; sivillerle silahlı unsurlar arasındaki ayrımın fiilen ortadan kalkması; Gazze halkının açlık, susuzluk, sürgün ve bombardımanlarla topluca cezalandırılması, ahlaki bakımdan savunulamaz. İsrail’in yapmak istediği şey, Gazze halkını ya sürmek ya da topluca imha korkusu altında yaşamaya mahkûm etmektir.
Bu yüzden, Netanyahu’nun Türkiye’ye ve Erdoğan’a dönük çıkışları hakikate saygısızlık anlamına gelmekte. Türkiye’de eleştirilebilecek şeyler elbette var. Fakat, Netanyahu’nun Gazze’deki soykırımın üstünü örtmek için Türkiye’nin gerçek veya hayalî problemlerini propaganda malzemesi yapması ve İsrail bir apartheid rejimine sahip iken Erdoğan’ı diktatörlükle suçlaması gayri ahlaki... Bugün asıl sorgulanması ve eleştirilmesi gereken, Netanyahu’nun dili ile Siyonist İsrail devletinin Filistin’deki işgal düzeni ve Gazze’de yürüttüğü insanlık dışı soykırımdır.

