Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
15 Temmuz’u doğru okumak
0:00 0:00
1x
a- | +A

15 Temmuz darbe teşebbüsünün üzerinden tam on yıl geçti. Onuncu yıl, sıradan bir yıl dönümü değildir. Tarihî olaylar, zaman geçtikçe, daha soğukkanlı biçimde değerlendirilebilir. 15 Temmuz’u da yalnızca o gecenin sıcaklığı içinde değil, Türkiye’nin demokrasi, bürokratik vesayet ve sivil siyaset tecrübesi bakımından yeniden düşünmek gerekir.

15 Temmuz, ilk bakışta dönemin iktidar partisine karşı yapılmış bir hareket gibi görülebilir; fakat, bu, eksik ve yanıltıcı bir okuma olur. 15 Temmuz’un asıl hedefi, belli bir parti olmaktan çok, demokratik siyasetin kendisiydi. Darbeciler, seçimle gelmiş hükûmeti devirmek, seçilmiş cumhurbaşkanını tasfiye etmek, parlamentoyu etkisizleştirmek ve demokratik aktörleri zor yoluyla devre dışı bırakmak istediler. Bu nedenle, 15 Temmuz’a karşı çıkmak, herhangi bir partiyi savunmak anlamına gelmez; demokrasiyi, seçimleri, sivil siyaseti ve halk iradesini savunmak anlamına gelir.

Bu bakımdan, 15 Temmuz karşısında bütün siyasi partilerin açık, kesin ve tereddütsüz bir tavır alması gerekirdi. Darbe teşebbüsünün ilk günlerinde hayli geniş bir demokratik tepki ortaya çıktı. Ancak, zaman geçtikçe, bu berraklığın zayıfladığı görüldü. Bazı siyasi çevreler, özellikle 15 Temmuz’un sıcaklığı geçtikten sonra, FETÖ ile aralarına yeterince açık bir mesafe koymakta zorlandı. En başta CHP olmak üzere, muhalefetin bir kısmı, 15 Temmuz’u, demokrasiye yönelmiş büyük bir saldırı olarak görmek yerine, iktidar partisiyle sınırlı bir siyasi tartışmanın parçası hâline getirmeye meyletti. Oysa, darbelere karşı tavır, iktidarda kimin bulunduğuna göre değişmemelidir.

15 Temmuz’u anlamak için FETÖ’nün Türkiye’de bürokratik vesayet geleneğini sıfırdan başlatmadığını da görmek gerekir. FETÖ, zaten var olan bürokratik vesayet geleneğini iyi okudu. Türkiye’de uzun yıllar boyunca gerçek iktidar seçilmiş siyasetçilerde değil, bürokratik merkezlerde, askerî ve yargısal yapılarda, kapalı devlet kadrolarının elinde bulundu. FETÖ de, bu vesayeti tasfiye etmekten çok, Kemalistlerin yerine geçmeye çalıştı. Kemalistlerle ideolojik bakımdan farklılıklar taşısa da siyasete bakışında, seçilmiş siyasetçiyi küçümsemesinde ve devlet iktidarını bürokratik kadrolar üzerinden ele geçirme arzusunda aynı zihniyetin izlerini taşıdı.

FETÖ’nün amacı Türkiye’de demokrasiyi korumak değildi. Tam tersine, kendi bürokratik vesayet düzenini tesis etmekti. Bu hareket, tıpkı Kemalist vesayet geleneğinin Mustafa Kemal’i her iyi şeyin kaynağı, başlangıcı olarak görmesine benzer biçimde, Fetullah Gülen etrafında bir kişi kültü inşa etti. Gülen, örgüt mensupları için neredeyse sorgulanamaz bir otoriteye dönüştürüldü. Böylece siyasal akıl, ahlaki muhakeme, demokratik sorumluluk ve seçilmiş otoriteye siyasal sadakat yanılmaz ve "ölümsüz" addedilen bir kişiye sadakate feda edildi...

Bereket versin, 15 Temmuz teşebbüsü başarılı olamadı. Bunda siyasi liderliğin direnmesi, halkın sokaklara çıkması, siyasi aktörlerin önemli bir kısmının darbeye karşı durması, medyanın teslim olmaması ve polisin darbeci askerî unsurlara karşı mücadele edebilecek bir kararlılık göstermesi etkili oldu. Toplum, o gece, yalnızca bir demokratik hükûmeti değil, kendi seçme hakkını ve demokratik siyasetin meşruiyetini savundu.

15 Temmuz darbe teşebbüsünün püskürtülmesi, Türkiye’de bürokratik vesayet geleneğinin önemli ölçüde geriletilmesine de zemin ve imkân hazırladı. Fakat bu gelenek tamamen ortadan kalkmış değil. Türkiye’de bürokratik vesayet, farklı ideolojik kılıklar altında yeniden canlanma potansiyeline sahiptir. Bazen askerî, bazen yargısal, bazen güvenlikçi, bazen de başka cemaatçi veya ideolojik yapılar üzerinden kendisini gösterebilir.

Bu yüzden, 15 Temmuz’u yalnızca geçmişte kalmış bir darbe teşebbüsü olarak değil, demokrasiye yönelik bürokratik vesayetçi zihniyetin en tehlikeli tezahürlerinden biri olarak okumalıyız. Türkiye’de demokrasiye inanan herkesin görevi, seçilmiş siyasetin üzerinde vesayet kurmak isteyen bütün yapılara karşı çıkmaktır. 15 Temmuz’un asıl dersi budur: Demokrasi, yalnız seçim günü değil, seçilmiş iradeyi zor ve hile yoluyla tasfiye etmek isteyen her odağa karşı her gün savunulmalıdır.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...