Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Geçmişten geleceğe NATO
0:00 0:00
1x
a- | +A

NATO, Soğuk Savaş şartlarında bir savunma ittifakı olarak doğdu. Ana hedefi, Sovyetler Birliği ve onun öncülüğündeki komünist bloktan gelebilecek saldırılara karşı Batı Avrupa’yı ve genel olarak demokratik Batı dünyasını ortak güvenlik şemsiyesi altında tutmak ve korumaktı. Bu açıdan bakıldığında NATO’nun tarihî olarak başarılı olduğu söylenebilir. Sovyet yayılmacılığının sınırlanmasında, Batı Avrupa’nın güvenliğinin sağlanmasında ve küresel bir güvenlik mimarisinin kurulmasında NATO’nun ciddi rolü oldu.

Bununla beraber, NATO, eleştiriden muaf tutulması gereken bir kuruluş değil. Özellikle Amerikalı siyasetçiler uzun süredir bilhassa AB bünyesindeki NATO üyelerinin savunma harcamalarına yeterince katkı yapmadığını ileri sürmekte. Trump bu eleştiriyi belki de en sert şekilde dile getiren ABD lideri. Bu tenkidin tamamen haksız olmadığı bir gerçek. ABD dünyanın en büyük savunma bütçesine sahip ülkesi ve NATO’nun askerî kapasitesinde Amerikan gücü belirleyici ağırlık taşımakta. Avrupa ülkelerinin uzun süre Amerikan güvenlik şemsiyesine yaslanarak savunma harcamalarını düşük tutması haklı biçimde eleştirilebilir. Nitekim, bu eleştiriler yüzünden, son yıllarda, Avrupa’da savunma harcamalarının artırılması ve savunma sanayisinin geliştirilmesi yönünde daha güçlü bir irade oluşmakta...

Ancak, ABD’nin şikâyetini bütünüyle masum ve haklı görmek de doğru olmaz. ABD’nin devasa savunma bütçesi yalnızca ortak savunma ihtiyacından kaynaklanmıyor. Bu bütçe aynı zamanda ABD’nin küresel ölçekte belirleyici güç olma, ülkelere müdahale etme, üsler kurma, askerî operasyonlar yürütme ve zaman zaman işgalci politikalar izleme arzusuyla da bağlantılıdır. Dolayısıyla ABD, “NATO’nun yükünü ben taşıyorum” derken, kendi küresel hegemonya maliyetlerini de müttefiklerine fatura etmek istemekte. Bu, gözden kaçırılmaması gereken bir durum...

NATO’ya yöneltilebilecek ikinci önemli eleştiri, ittifakın zaman zaman ABD güdümünde hareket eden bir yapı gibi görünmesi. ABD, NATO’yu kendi dış politika önceliklerinin aracı hâline getirmek isteyebilmekte. ABD’nin İsrail kışkırtmasıyla gerçekleştirdiği son İran saldırısı ve ABD talepleri etrafında yaşanan tartışmalar bu bakımdan dikkat çekici. NATO’nun görevi ABD saldırganlığının veya Amerikan çıkarlarının otomatik destekçiliği olamaz. NATO bir savunma ittifakı; saldırı, işgal veya bölgesel macera örgütü değil. Bu yüzden, NATO’nun bazı ABD politikalarına mesafe koyması, kuruluş amacına daha uygun bir tavırdır...

Türkiye açısından NATO üyeliği genel olarak önemli. Türkiye ittifak içinde yer almakla, Batı güvenlik mimarisinin parçası olmakta, karar mekanizmalarında temsil edilmekte ve kolektif savunma imkânından yararlanmakta. Türkiye’nin coğrafi konumu, askerî kapasitesi ve savunma sanayisindeki gelişmeler de NATO bakımından değerli. 7-8 Temmuz’daki Ankara Zirvesi bu önemin sembolik ve diplomatik göstergesi olmakta.

Bununla birlikte, NATO’nun Türkiye için her zaman problemsiz sonuçlar doğurduğu da söylenemez. Türkiye’deki darbeler karşısında NATO ülkelerinin çoğunun yeterince açık ve ilkesel bir demokratik tavır aldığı iddia edilemez. Türkiye’ye yönelik bazı dezenformasyon kampanyalarına NATO ülkelerinden de destek gelebilmekte ve Türkiye’nin güvenlik kaygıları her zaman hakkaniyetli biçimde ele alınmamakta. Bazı NATO üyeleri tarafından uygulanan savunma sanayi alanındaki kısıtlamalar ve çifte standartlar da ittifak ruhuyla bağdaşmamakta...

Bu yüzden, Ankara Zirvesi, umuyorum ki, NATO’nun yalnız gücünü değil, zaaflarını da konuşmak için fırsat olmaktadır. NATO kuruluş amacına, yani ortak savunmaya odaklanmalı, ABD dış politikasının aparatı olmaktan uzak durmalı, üyeleri arasında daha eşitlikçi ve karşılıklı anlayışa dayanan bir işleyiş kurmalıdır. Türkiye elbette NATO içinde kalmalı ve hem kendi güvenlik çıkarlarını savunmalı hem de ittifakın daha dengeli, daha adil ve daha sınırlı bir savunma örgütü olması için çaba göstermelidir.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...