Birinci kare: Cezaevi müdürünün koltuğunda bir mahkum, iki yanında Nuriş Kardeşler.
Fotoğrafı kim çekmiş dersiniz, cezaevi müdürü.
İkinci kare:
Kral tahtı gibi bir kanape.. Üstünde çocuklar, iki yanında babalar.
....
Cezaevi isyanından sonra ortalık harabeye dönmüş, harabeler arasında bu fotoğraflara
rastlanmış, devlet böyüklerimiz de bu yolla içeride ne olup bittiğini öğrenmiş.
...
Valinin itirafı diye kısacık verildi:
"Bunlar (Nuriş Kardeşler), geceyarısı saat üçte telefon edip cezaevi müdürünü ayaklarına
çağırıyordu."
Gitmese ne olurdu?
Ne olurdu?
Herhalde her geciktiği saat için bir kişiyi pencereden atarlardı.
Yine enkazdan çıkan görüntülerden öğreniyoruz ki, itiraflar
en hafifi imiş.
Mahkum
yakınlarından kesilen haraçlar..
Çırılçıplak soyup kırbaçlamalar..
Ayak öptürmeler..
Müdürün elini şişlemeler..
Zaten iki yardımcı da
kafayı sıyırmış.
...
Biz de sıyırdık.. Sıyırmasaydık şöyle bir beklentiye girerdik.
Derdik ki, devletin bu işlerden haberdar olması için enkaz altından çıkan fotoğrafları beklemesi gerekmez.
Her yerden istihbarat toplayanlar niye buraları ihmal etmiş..
Hadi etmiş, bu haberler üstüne olağanüstü toplansınlar, her işlerini bir kenara bırakıp acil eylem planı ile bu problemleri kökünden çözsünler..
Nasıl çözecekleri onların işi.
Bu işlerle ilgisi olmayan mahkumların ve tutukluların can güvenliğini sağlamak da onların işi.
Devlet pazarlık etmez diyenler her isyanda, her yangında, her direnmede aracılar bulup saatlerce görüşme yapıyor.
Dünyaya ve bölgeye nizamat vereceklerine hapishaneleri düzene koysunlar.
Yemeden, içmeden, yatmadan gece gündüz çalışıp yargı sistemini elden geçirsinler.
Onların birşeyleri konuşup tartışmalarının ekranlara yansıyan görüntüsü
şu:
Sıra sıra (Mercedes)ler, açılan kapılar, inen adamlar..
Merdiven tırmanan adamlar..
Selam duran polisler..
Çıkış sahnesi..
Her çıkanın ağzına uzatılan mikrofon, 40 senedir aynı laflar, yine açılan kapılar, binen büyüklerimiz, sirenler, eskortlar..
....
Eskortlu araçlarınızı gönderin, onlar çözsün.

