Mekanik arızalar telkinle düzelmez.
Müdahale lazım. Yani bir mayısları gürültüsüz patırtısız atlatma işi sükûnet çağrıları ile, sağduyu beklentisi ile olmaz. Teknik bir sıkıntı var, 1 Mayıs o sıkıntının arıza lambası gibi.
Bayram dediğiniz şey zaten çakma. Bu ülkede o etkinliğe muhatap olacak bir kitle yok. O tarife uyan, o yolla hak arayacak olan bir işçi sınıfı yok.
Serada yetişen turfanda sebze gibi sadece kamuda çalışan işçilerin sendikası var. Usulen var. Zamanında âdet yerini bulsun diye kurulmuş, işçilerden başka herkes burnunu sokmuş, istihbaratı, polisi, toplumla ilişkiler başkanlığı, seferberlik tetkik kurumu, danişi, ağalar, paşalar, milleti zapt-ı rapt altına alırken çok çeşitli dernekler, vakıflar, odalar gibi sendikaları da malzeme olarak kullanmış. Son ihtilalden sonra önemini kaybetmiş, özel sektöre girememiş organizasyonlar bunlar.
Hem girse ne olacak.. Öyle bir sınıf mı var Türkiye'de. Türkiye'de tek sınıf var: Köylü sınıfı. Köylünün geçmişinde, geleneğinde, genetiğinde 1 Mayıs'ta hak arama yok. O meydanlarda işçi de yok. Muhataplar gerçekten işçiler olsa Taksim Meydanı'nı kapatmak mı daha iyi olurdu, açıp, "Buyurun, ne istiyorsanız yapın" demek mi tartışması anlam kazanırdı.
Bugün kamu otoritesi haklı/haksız/yanlış/doğru bir çağrıda bulundu: O meydana çıkmayın, dedi. Buna rağmen halktan oraya çıkanlar, merak edenler, ne olursa olsun ben oraya giderim diye direnenlerin başına bir şey geldiği zaman bunun sorumluluğu kimde oluyor? Biz kamuoyu olarak bugün işin sadece bu tarafına -vicdanen- muhatap olabiliyoruz. Öbür tarafı -bizim için- teferruat.
Neden teferruat? Çağrılarla ve müzakere ile bu işin çözülebileceğine inanıyorum. Bu müzakerenin muhatapları o meydana koşturanlar değil. Ağrı sızı öbür taraflarda. Her tarafta bedel ödeyerek varabileceğimiz bir yer yok.
Tıpkı ne gibi? 12 Eylül'den öncesi gibi.
Ne gibi? Hani bu ülke bir sabah uyandı ki, ortalık sütliman olmuş. Hani hep bir ağızdan memlekete huzur ve sükûn geldi, demiştik.
Huzur ve sükûnun sebebi ordunun yönetime müdahalesi değildi. O günün şartlarında akıllı bir heyetimiz olsaydı, talepleri ölçüp biçip tarttıktan sonra yapılabileceklerle yapılamayacakları hesap edip talep sahiplerine el uzatsaydı huzur ve sükûn darbesiz gelirdi.
Amerikalı gazeteciye (Charlie Rose) yaptığımız bölünmüş yolların kilometresini övünerek anlatınca ne olacak? Amerikan kamuoyu ne kadar yol yaptığımızı mı merak ediyor?
Efendim 17 Aralık sorusu üzerine demek istiyor ki, dedikleri gibi yolsuzluk olsa bu kadaaaaar yatırımlar yapılabilir mi?
Amerikalı burada "yolsuzluk var mı?"yı dert etmiyor. Öyle bir derdi yok. Önce onların neyi dert ettiğini anlamak lazım. Sonra o derdi müzakere etmek lazım.
O zaman 1 Mayıslar da kavgasız gürültüsüz geçer, ekranlar da büyük ölçü de susar. İşte o zaman o ekranlar Taksim'e yürüyenleri hak arayanlar olarak takdim etmez. Zaten kimse yürüyemez de yürüyen olursa toplumun güvenliğine ve huzuruna kastedenler kategorisine girerler.
Şimdi ne yapsanız kabahat oluyor. Meydana çıkanları değil, müttefikleri ikna edeceksiniz.

