Kaydet
a- | +A

90''lı yıllarla beraber, Türk basınında "KULÜP YAZARLIĞI" furyası başladı.

Artık her yazar; sadece 4 büyüklerden birini takip ediyor, sürekli onun maçlarını yazıyor.

Bu usul, Babıali''de yerleşik bir kural halini aldı.

* * *

Ben, uzunca bir süre bu sistemin dışında kaldım.

"Joker" gibiydim... Her hafta ayrı bir takımın maçını yazıyordum. Ancak son iki yıldır, biz de düzene uymak zorunda kaldık.

Gazetenin öyle uygun görmesi sonucu, artık G.Saray''ın peşindeyim...

O nereye, biz oraya!

Bunun böyle olmasının yüzde yüz doğruluğu konusunda henüz emin değilim... Ama o denli başarılı bir takım takip ediyoruz ki, şimdilik bu düzenden şikayet etmeye hakkımız yok.

* * *

Gazeteler, "Her yazara bir kulüp" düzenini getirirken, hep aynı takımı yazanların, zamanla o kulüp hakkında "UZMAN" olmalarını hedeflemişti.

İşin içinde iyi niyet yatıyordu.

Ama "Kulüp yazarlığı" dönemi; insanları uzmanı değil, "Amigo yazar" olmaya zorladı.

Benim böyle bir sorunum yok.

G.Saray''ı yazarken, G.Saray taraftarını okşamaya çalışmıyorum.

Cimbom''a hakem koruması olduğunda, bunu derhal yazan biriyim.

Ama bir çok kulüp yazarı; takip ettiği kulüp hangisi ise, onun çıkarlarını korumayı, kendine görev biliyor.

Spor yazarının böyle bir misyonu yoktur.

Olmamalıdır!

Taraftara şirin görünme kaygısı, "Tarafsızlık" ve "Objektif olma" sorumluluğuna dinamit lokumu koydu.

Yazılardaki üslup bile; argo ve amigo teşnesinde...

Beşiktaş konusunda yıllardır aklı başında, teknik nitelikli yazılar yazan Sanlı Sarıalioğlu bile; sokak ağzıyla yazılar yazmaya başladı.

Durum gerçekten tehlikeli...

Yazının başında, "Kulüp yazarlığı, 90''lı yıllarla beraber başladı" dedik.

Ama çok uzun yıllar önce, bu düzeni özleyen yazarlar vardı.

"MİLLİYET" gazetesinin kurucusu Ali Naci Karacan, gazete patronu olmadan önce spor yazarıydı.

1942 yılının "OLİMPİYAT" dergisinde, yani 57 yıl önce "Kulüp Yazarlığı" tezini savunuyordu.

"Bir Spor Yazarı Nasıl Olmalı?" başlıklı yazısında, şöyle diyordu:

"Ne kadar aykırı görünürse görünsün, benim fikrim şudur ki; gazetelerimizin her biri bir kulübü kendine mâlederek ve onun davalarını kendi davası haline getirerek neşriyata girişirse, o kulüplere hizmet edilir.

Ben hep böyle yaptım.

Maçları, daima kulübümüzün çıkarına göre, bir parça rötuş ederek yazardım. Bunun faydası da şu olurdu ki; okuyucu biri sahada ikincisi gazetede olmak üzere, daima birbirine benzemeyen iki maç okuma fırsatını bulur ve memnun olurdu.

Hiç hayret etmeyiniz. Spor yazısı yazarken, tarafsızlık değil, daima taraftarlık yaptım, yaparım... Daha da garibi şudur ki; böyle taraftarlık yapılmasının şiddetle taraftarıyım."

* * *

Ali Naci Karacan, bu görüşleri doğrultusunda, maç yazılarını nasıl yazdığını da, ilginç gerçeklerle açıklıyor:

"Eğer F.Bahçe galipse; galibiyetimizi yükseltirim.

Maçı seyrettiğim tribünden seyrettiklerimi - herkesin gördüklerini değil - kendi gördüklerimi tarafgirâne görüşlerimi yazardım.

Bir maçın ertesi günü, ufak-tefek tafsilat kimsenin hatırında kalmayacağı için ve benim de hatırımda kalmadıkları için, o tafsilâtı hakikatte olduğundan çok fazla, lehimize anlatırdım.

Kendi takımımda oynayanı on misli alkışlar, kötü oynayanın aleyhinde hiç yazmazdım.

Eğer maç kaybetmişsek; bu yenilginin takım için ümitsizlik uyandırmamasına dikkat ederdim... Mağlubiyetin sebeplerini o tarzda anlatmaya kalkardım ki; nihayet iş galip sayılır bu yolda mağlup noktasına gelirdi.

Kötü oynayanları tahrik etmek için, vasat oynayanları lüzumundan çok fazla methederdim. Kötülerin isimlerini asla vermezdim. Onlar kendilerini anlardı.

Ben hep böyle yaptım.

Böyle hareket ettiğim için de, ne o zaman ne şimdi, asla pişman olmadım. Şüphe yok ki; hiç tereddüt etmeden gene aynı şeyi yaparım."

* * *

Bugünkü durumun da, Ali Naci Karacan''ın açık yüreklilikle anlattığı 1942 yılından hiç farkı kalmadı. 57 yıl sonra, istediği düzen kuruldu.

İşin tuhafı, alan da memnun, satan da memnun!