TBMM yaz tatiline girdi. Yeni yasama yılındaki önemli çalışmaların başında Anayasa''da önemli değişiklikler yapılması muhakkak gündeme gelecek. İdam, yani "idam cezasının kaldırılması" konusu da herhalde, yeni gündemin başında. Cumhurbaşkanımızın bu cezanın kaldırılması hususundaki gerekçesi düşündürücü: "Avrupa dayatmadan, yani AİHM, Öcalan davasına bakıp muhakkak kararı bozmadan, biz cezayı kaldıralım, kurtulalım, yani bu arada Öcalan''ı da asılmaktan kurtaralım" diyor. TC Devleti''nin en başındaki kişinin bu sözleri bana Osmanlı''nın son dönemlerindeki, devlet ricalinin idare-i maslahat yöntemlerini hatırlattı. TC Devletine -ve Başkanına- daha yakışanı, Türk adaletinin en yüksek merciinin verdiği ve tasdik ettiği kararı, tatbik etmek ve sonra da, bu cezanın kaldırılıp kaldırılmamasını tartışmayı önermek olmaz mı idi? Hukuk''un üstünlüğü, evvela bizim Hukukumuzun üstünlüğünden başlamaz mı? Hem idam cezasının kaldırılıp kaldırılmaması kararını, Türk milletinin bir referandumla vermesi daha doğru olmaz mı? Anayasa''da bazı değişikliklerin yapılması artık vacip olmuştu. 1982 Anayasası''ndan "hukukun üstünlüğünü bozduğundan" başından beri şikayetçi olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, şu sırada, gene TBMM salonlarında Anayasa reformu konusunda düzenlenen bir kongrede, yeni Anayasa''nın insan hak ve özgürlüklerinin evrensel standartlara uyması gerektiğini vurgulamış. Önerilerini burada tartışacak değilim; herhalde kamuoyunda bunlar ve diğer öneriler enine boyuna tartışılacaktır, tartışılması da gerekir. Sezer''in, muhakkak bilge bir hukukçu da olmasına rağmen, bütün önerileri herhalde hemen kabul edilecek değildir.
Devlet kavramı Yalnız Kongre''deki konuşmasında tekrarladığı, "İnsanın devlet için değil, devletin insan için var olduğu" savı, öyle göründüğü ve bazılarının da hep dayatmak istedikleri gibi basit, hemen kabul edilebilecek bir sav değildir. Yanlış anlaşılırsa, hem Türklüğün devlet konusundaki geleneksel inançlarına ters düşebilir ve hem de alabildiğine, tehlikeli liberal yorumlara, uygulamalara yol açar. İnsanların bir yerde "devletleri için var olmalarında" devlet kavramına saygı duymalarında, devletin "ebed müddet" olmasında Türk toplumunun, düzeni açısından, bir kalemde inkar edilemeyecek yararlar vardır.
Gene AB Anayasa değişikliklerinin yapılmasının gerekçelerinin başında hem Cumbaşkanımızın hem de Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk''ün ileri sürdükleri, "Avrupa Birliği''ne giriş sürecinde yani herhalde ünlü Kopenhag Kriterlerine uygun bir şekilde yapılması gereği" belki şu sıradaki popüler akımlara uygundur ama gene de düşündürücüdür. Hele Sayın Türk''ün "AB''de yer almanın temel amacının Türk insanının ''gönenci'' (o ne demekse) söyledikten sonra- yapılması gereken değişiklikler arasında ifade ettiği şu sözler -eğer yanlış değilse ve ben yanlış anlamamışsam) çok tehlikelidir, yanlıştır. Türk, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir hükmünü düzenleyen Anayasa''nın 6. maddesinde yeni düzenleme, AB adaylık süreci için de gereklidir" diyor ve ekliyor "Bu maddeye Türkiye''nin uluslararası kuruluşlara ve kurumlara üyeliği halinde, diğer ülkelere de eşit koşullar altında olmak kaydıyla o kurum ve kuruluşların organları ile egemenliği birlikte kullanacağı eklemesi yapılmalıdır!" Yani, aslında Türkiye Cumhuriyeti''nin temel bir ilkesini bir paragrafta keemlemyekun kılıyor! Bundan önceki yazılarımda, AB''nin AİHM''nin ev ödevleri dayatmaları karşısında "artık TBMM''deki Egemenlik Kıyıtsız Şartsız Milletindir" ibaresinin altına, "AB ve AİHM müsaade ettiği takdirde" ibaresinin eklenmesi gerekeceği tarizinde bulunmuştum. Adalet Bakanımız, şimdi bunu resmen teyid etmiş oldu.. Bu yapılırsa, buyurun Atatürk''ün kurduğu birinci ve son TC''nin cenaze namazına. Bu cumhuriyetin sonunu getirecek olan gelişmeler artık çorap söküğü gibi gidecektir. Bari adına artık Atatürk Cumhuriyeti demeyin de Atatürk''ün ruhunu muazzep etmeyin.. Her konuşmalarına Atatürkçülükle başlayanlar onun emanet ve ilkelerini artık çağdışı kabul ediyorlar, müzedeki bir avuç leblebi gibi bayatladığına inanıyorlar. Bugünkü global dünyada milli egemenlik haklarından bazı fedakarlıklar yapılması belki ve maalesef zorunlu olmuştur. Her ülke de bir dereceye kadar bunları yapmaktadır. Ama böylesine Anayasalarının en başına getirecek şekilde değil. Büyük Devletler ki Gorge Orwell''in ünlü romanındaki gibi "diğerlerinden daha eşit" ve imtiyazlıdırlar- kriterleri kendileri koymuşlardır ama kimse bunları onların başına kakalamak hakkına haiz değildir. Bakın, geçtiğimiz günlerde, galiba bizim medyanın gözünden kaçan bir uluslararası olay oldu. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright''ın inisiyatifi ile Varşova''da toplanan ve yüz ülkenin katıldığı "Demokrasi ilkeleri" toplantısında bütün katılanların imzaladıkları ortak belgeyi (herhalde biz de imzalamışızdır) Fransız Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine, bunun siyasi bir taahhüt olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürerek, imzalamadı. Vedrine''e göre "Demokrasinin yukardan veya dışardan empoze edilebileceğine inanmak" yanlıştır. "Demokrasinin...ülkelerin kendi içlerinden ve yavaş yavaş gelişen bir süreç olması gerekir." Belki Fransa''nın bu muhalefetinde, Albrigth''ın, Amerika''nın kendi görüşlerini empoze etmesine ve Pax Americana''ya karşı bir direnme vardı ama aslında, Fransa''nın Kopenhag Kriterlerinin dışardan bize empoze edilmesi çabalarına da katılması ile çelişkili olmasına rağmen, bir gerçeği ifade ediyordu. Bir yerde de benim önceki yazımda ifadeye çalıştığım düşünceleri de teyid ediyordu.
GÜNÜN FİKİR KIRINTISI "Türkiye milli egemenliğini almıştır ve isyan ederek almıştır. Alınmış olan egemenlik hiçbir sebep ve suretle terk ve iade olunamaz, tevdi edilemez.. Bu egemenliği tekrar geri almak için, kullanılmış olan vesaiti kullanmak lazımdır." Gazi Mustafa Kemal-1922 (Economist Dergisi Atatürk''ün ilkelerini, bir müzede ondan kalmış bir avuç bayat leblebiye benzetmiş... İşte herhalde bu bayat leblebilerden biri de bu sözler.)

