Kaydet
a- | +A

Ondört Haziran tarihli yazımda, "Acaba Ankara''da hazır bekleyen askeri birliğimize Kosova''ya ilk başta girmek görevi niçin verilmedi?" diye sormuştum. Bizim tarihimizle ve insanlarımızla girift olmuş, ön bahçemizde sayılan bir ülke kurtulurken bayrağımızın (hele Yunanlılar da girdikten sonra) hâlâ orada görünmemesinin ardında, başka sebepler mi var? NATO''da başı çekenlerin akıllarında başka "bir şeyler mi var?" diye düşünmüştüm. Aklıma türlü sebepler gelmişti. Genelkurmayımızın birliği dünden hazır ettiğini biliyordum. Aylarca evvel, böylesine müdahale ve barış gücü konseptlerini bütün ülkelerden önce Genelkurmayın oluşturduğunu ve hatta Ankara''da başka ülkelere yol göstermek için bir merkez kurulduğunu da gözlerimizle görmüştük. Mültecilere yardım konusunda ileri sürülen "tahsisat yetersizliği" mazereti bu hususta geçerli olamazdı... Birliğimize havadan veya karadan yol bulamamak problemi de belki gerçekten varit olabilirdi. Ne var ki sonunda Kosova''ya, kara harekatı zorunlu olsaydı bir savaş veya olmasa da bir "barış gücü" gönderileceği çok evvelden belli olduğuna göre, bunun tedbirleri ve yolları daha önceden düşünülmüş olmalı idi...

ASIL SEBEP Geriye NATO yöneticilerinin NATO içindeki ve Ruslarla olan dengelerde, Türkiye''ye, Türk birliğine Türk bayrağına bir öncelik tanımamak ve birliğin gideceği ülkenin insanlarının bizden ve bize yakın olmalarından kaynaklanan, bence yersiz endişeleri kalıyordu ki, bu da siyasi irademizin ve diplomatlarımızın gücü ile alt edilebilirdi, alt edilmeliydi. Her ne hal ise, neticede, Kosova''ya girmekte ve Kosova''da geç kaldık. Hem prestijimiz hem de Balkanlardaki çıkarlarımız açısından çok geç kaldık. Bunda ve bundan sonra Kosova''nın onarılmasında bir görev ve pay almamamız ihtimalinde, siyasi irade eksikliğinin ve hatta yokluğunun rolü olmasından şüphe ediyorum. Başbakan konuşmalarında, Kosova''nın, Kosova''daki rolümüzün önemine işaret ettiği halde, bir iletişim kopukluğundan ve diplomasimizde, bir zafiyet, bir yanlışlık bulunmasından şüphe ediyorum. Birinci sınıf bir hariciyemiz vardır. Diplomatlarımızın büyük çoğunluğu bazılarının sandıkları gibi "monşer" değildirler. Çok vatansever, çok ciddi ve bilgili kişilerdir. Ama ne var ki, bazıları, bazen, Dışişleri Bakanlığı''ndaki geleneksel profesyonel deformasyon tortularına kapılırlar. Bu deformasyon sadece bizim hariciyemize has da değildir: Evrenseldir. Bazı diplomatlar yabancı semalardaki bulutlardan Türkiye için nem kaparlar, mesela Kosova''daki müdahalenin, UÇK örneğini, Türkiye''deki paralelliklerinden endişe ederler. "Kosova olursa bunu bize de uygularlar" diye korkarlar. Kamran İnan bunu "kendi ayak seslerimizden korkmak sendromu" diye tanımlamıştır. Bir de bazılarında, tarihimizi iyi bilmemek ve değerlendirmemekten kaynaklanan, özellikle Avrupalılara ve Amerikalılara karşı aşırı iyimserlikleri vardır; "Avrupa ne der" kompleksi vardır. Bu sendrom da zaman zaman, hatta eski Dışişleri Bakanlarının televizyonlardaki konuşmalarında tezahür ediyor. Saygın bir eski Dışişleri Bakanımız adeta kendi önemimizi küçümseyerek, "Batılılar niçin Türkiye''yi zayıflatmak ve parçalamak istesinler?" diye sorabilmiş ve ben de buna karşılık, dayanamayıp "Siz Ay''da mı yaşıyorsunuz?" diye sormak zorunda kalmışımdır! Kosova konusunda da, Dışişleri Bakanlığı''ndaki bazıları, öteden beri, gidişat belli olduğu halde, Yugoslavya''yı ve Sırpları "kırmamak ve gücendirmemek" gibi garip bir denge politikası izlemişlerdir. Ve maalesef bu düşüncenin maddi ve manevi faturası ağır olmuştur. RADİKAL gazetesinde İsmet Berkan herhalde ince istihza ile ve kara mizahla, "Acaba Hükümeti aksine yani pasif kalmaya, MHP kanadı mı teşvik ediyor?" diye soruyor... Her yanlış taşın altında MHP''yi aramayı itiyad edinenler hiç olmazsa bu konuda kantarın topunu kaçırmasınlar! Kosova konusundaki son haber Rus Birliği ve sektörü probleminin "iki tarafın da tavizleri ile halledildiği" yolunda... Tam ayrıntıları bilmiyoruz ama görünüşe bakılırsa ne şiş yansın ne kebap bir uzlaşma.. ."Rus Sektörü" olmayacak ama "Rus Sorumluluk Bölgesi" olacak... Özetle: Ve bana göre, "Barış" Kosova sorununu çözememiş, yeni sorunlara ve tehlikelere yol açmıştır... Yıllardır, nerede Türk olduğumuzu söylesek, karşımıza GECE YARISI EKSPRESİ çıkıyordu. 1970''li bir yılda Türkiye''de uçağa binerken üzerindeki esrarla yakalanan Billy Hayes adlı Amerikalı genç, hak ettiği cezaya çarptırılıp hapishanede ve sonra da İmralı''da yattıktan sonra kaçmış ve Türkiye''nin bir zulüm, hapishanelerinin de işkence yatağı olduğunu gösteren anıları, teknik ve sanat açısından çok etkili bir filme konu olmuştu... Türkiye''nin sırtından ödüller de almıştı!.. Film, gerçeklerle ilgili olmadığı halde, filmcilik imkan ve tekniklerinin ustaca kullanılması ile bir konunun kitleleri nasıl etkileyebileceğinin tipik bir örneği idi... Bu film vizyona sokulduğu zaman New York''ta görevli idim. Yapıldığını haber alınca, yapımcılarla temasa geçmiş, filmi, vizyona girmeden önce görmek istemiştik. Film bize gösterildi. Hata ve yalanlarını yapımcılara hemen ilettik ama "sanatsal özgürlük" dediler ve hatalarını tashih etmek cihetine gitmediler...

İTİRAF ETMEK ZORUNDA KALDI Billy Hayes o zaman kanal kanal dolaştırıldı ve gene yalanlarını ekranlara yansıttı. Buna karşılık ben de aynı kanallarda cevap vermeye çalıştım. Ama ilk etkiyi yapanlar onlar oldu. Onların medya gücü karşısında bizim çabalarımız ve benim TV konuşmalarım ok meydanında buhurdan mesabesinde kaldı... Bir programda beni Billy Hayes''le karşı karşıya getirdiler... Madde madde abartmalarını yüzüne vurdum, o da itiraf etmek zorunda kaldı. "Haklısınız ama nihayet benim duygusal anılarım bunlar" dedi. Filmde en etkili bölüm güya ırzına tecavüz edildiğini gösteren bölümdü. Okuyucularım bağışlasınlar, burada açıkça yazmak zorundayım; sordum, "Siz eşcinselsiniz. Türkiye''ye gitmeden evvel de öyle idiniz, değil mi?" diye. Hayes cinsel tercihinin o yönde olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Ben de "Öyle ise pek şikayetçi olmanıza gerek yok!" diye küçük bir gol atmış oldum... Ama neye yarar, GECE YARISI EKSPRESİ yıllardır ülkemizin namına leke sürüp geçiyor!