Sarı… Kırmızı… Beyaz laleler… Rengârenk… Öbek öbek… Güzel İstanbul’umun her köşesinde. Baharı müjdeliyor, güzelliğiyle içimizi ısıtıyorlar.
Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa hakkâ lâle
Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle
Laleler beni her zaman çok etkilemiştir. Derler ki; lalenin içindeki dıştan görünmeyen siyah kısmı, tasavvufta Allahü tealaya duyulan aşk olarak yorumlanır. Taç yapraklarının yukarıya doğru duruşuyla bir dervişin dua edişindeki edanın birbirini andırması, bu özel çiçeğin inanç boyutunu anlatır bize.
Derin bir anlam taşıyan Lale, İstanbul''un simgesidir aynı zamanda. Gökkubeye uzanan biçimi ve renklerinin olağanüstü güzelliğiyle sadece İstanbul’u değil, aynı zamanda köklü bir kültürün de aynasıdır.
Yıllar önce bir yazı okumuştum;
“Lale, Osmanlının elinde suya çizilen ‘ebru’ oldu. Her yansımasında bambaşka bir ruhla doldu. Suyla boyanın raksı oldu ve her defasında farklı dünyaları anlattı. Laleler açtı; binbir renk, binbir güzellik kattı ulaştığı her yere…”
Gerçekten de rivayete göre lale ilk olarak Orta Asya''daki Pamir Dağları''nda görülmüş. Anadolu topraklarına İstanbul’un fethedildiği yıllarda İran’dan gelmiş. Ancak köklü
Osmanlı kültürüyle bambaşka bir çehreye bürünüp başta Hollanda olmak üzere buradan dünyaya yayılmış.
Düşünün bir kere; Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkentiyken Osmanlılar tarafından fethedilen güzel İstanbul, Fatih tarafından verilen emirle yeniden düzenlenmiş.
Osmanlı yeni başkentine lale ile damgasını vurmuş. Bütün bahçeler lalelerle süslenmiş. İşte o gün bugündür lale İstanbul’un bir parçası...
Lale, sözcük olarak Farsçadan geçmiş dilimize. Bir değerli taş olan ''lal''e de gönderme yaparak ''kırmızı'' anlamında kullanılmış. Bir ismi de ''gül-i ateş-reng'', yani ateş renginde gül… Ah şu Osmanlı kültürünün derinliği… Anlamasını bilen için nasıl da zengindir.
Kırmızı lale, birbirinden farklı anlamlar taşır. Bir ülkü uğruna savaşan askerlerin kanları da, aşk uğruna dökülen gözyaşları da hep kırmızı lalelerle anlatılır...
Hazreti Âdem’in cennetten çıkarılıp yeryüzüne gönderildiğinde çok ağladığı ve kanlı gözyaşlarından yerde laleler bittiği söylenir...
Lalenin Osmanlı’nın maharetli ellerinde yepyeni bir çehre kazanması ise Kanuni Sultan Süleyman dönemine denk gelir. Dönemin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi lale soğanı üzerinde uğraş verir, seçme ve melezleme çalışmaları yapar. Bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan Osmanlı laleleri, güzellikleriyle gönülleri fetheder.
Topkapı Sarayı''nın bahçeleri laleyle donatılır. Lale, bahçelerin sultanı olur. Lale bahçeleri, “lalezarlar” ise, saray ve konakların en gözde yerleri hâline gelir...
Sanatın her dalında heyecan verici gelişmelerin yaşandığı 16. yüzyıl İstanbul''u, lale için de bir dönüm noktasıdır...
Osmanlı''da halkın ve saray çevresinin, lale çiçeğine karşı beslediği sevgi, Lale Devri ile zirveye çıkar. Osmanlı Devleti''nin Pasarofça Antlaşması''yla girdiği barış dönemi, ‘Lale Devri’ adıyla yaşanır. Bu dönemde, III. Ahmet, laleye düşkünlüğüyle bilinir. Laleye tutkuyla bağlanan padişah, lale şenlikleri düzenlenmesini ister. Sadrazam Damat İbrahim Paşa''nın düzenlediği şenlikler, her yıl sabırsızlıkla beklenir hâle gelir.
Osmanlıların “güzelliğe” ve sanata verdiği önemin sembolü olarak tarihe geçen lale, dün olduğu gibi bugün de yaşamımızı güzelleştirmeye devam ediyor. O dönemde nasıl sabırsızlıkla her yıl laleler bekleniyorsa şimdi de İstanbul’da aynı durum söz konusu.
Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Kadir Topbaş hizmete başladığı andan itibaren İstanbul’a yepyeni bir vizyon kazandırdı. Hizmetleri saymakla bitmez elbette.
Bunlardan biri de İstanbul’un görsel çehresi.. Ve her yıl nisan ayında İstanbul bize bir başka gülümser.. Kendine bir kez daha âşık eder. Lalelerin o güzel renkleri ve çeşitleri âdeta ruhumuza işler.. Özellikle de Emirgan Korusu..
Osmanlı döneminden bize miras kalan Lale şenliklerimiz Büyükşehir Belediyesi sayesinde günümüzde de yaşatılıyor. Mutlaka bu aralar yolunuz Emirgan Korusuna düşmeli. Ve bu güzel görselliği kaçırmamalısınız.

