Kaydet
a- | +A

“Ey aşk! Nasıl bir şeysin ki sen, evrende her şey sensin, her şey senden…

Neşelerimiz de senden, hüzünlerimiz de…

Her nefesimiz aşka doğru gider bizim ve aşk nefesimizde bulur gerçek nefesini…’’

Geçtiğimiz günlerde Beyoğlu Belediyesi’nin düzenlediği Şeb-i Arus etkinliği için Galata Mevlevihanesi’ndeydim. Bundan 742 yıl önce Hakk’ın rahmetine kavuşan Hz.


Mevlana, ölüm gününü “Hakk’a vuslat” yani “Yaradan’a Kavuşma” günü olarak yorumlamış ve düğün günü olarak ilan etmiş.


Hz. Mevlana, her zaman etkilemiştir beni.


İşte bu yüzden o gece Galata Mevlevihanesi’nin mistik atmosferinde kayboldum ben...


Hz. Mevlana yine alıp götürdü beni, benden...


Yıllar önce Konya’ya ilk gidişim geldi aklıma…


Üniversitede öğrenciydim.  Hz. Mevlana’nın türbesine gidip dua etmek için müthiş bir arzu duymuş ve kalkıp Konya’ya kadar gitmiştim.  Türbeyi o ilk ziyaretimi ve yaşadığım hayal kırıklığını o kadar net hatırlıyorum ki... Karşımda kapı duvar… Kapalı kapının üzerinde de bir yazı:


‘Tadilat nedeniyle türbemiz kapalıdır.’


Daha sonra öğrendim ki; Hz. Mevlana’nın türbesini ziyaret etmek herkese nasip olmazmış.  Zira siz niyet edip gitmek isteseniz bile gidemezmişsiniz. Derler ki; ancak Hz. Mevlana çağırırsa gidip türbesini ziyaret edebilirsiniz.  O ne zaman mı çağırır? Bilinmez… Hiç belli olmaz…


Hz. Mevlana’nın Mesnevi’si de böyledir.   Okumak istersiniz açarsınız kitabı hiçbir şey anlayamazsınız. Kapatır koyarsınız bir kenara umutsuzca…


Ama bir gün, bir anda eliniz tekrar gider o kitaba ve yıllar önce göremedikleriniz bir anda açılıverir önünüzde. Kelimeler gözlerinizden akıverir yüreğinize… Ve birden içinizin aydınlandığını hissedersiniz. Bu ne büyük bir lütuftur. Yaradan’a şükürler olsun.


Ve hiç hesapta yokken yıllar sonra bir gün çalıştığım bir televizyon kanalında, müdürüm; ‘Konya’ya gidiyorsun. Mevlana türbesinden canlı yayın yapacaksın’ dediğinde; içimi nasıl tatlı bir telaş, nasıl bir heyecan sardığını anlatamam… Bu kez Hz. Mevlana mı davet ediyordu acaba beni? O’nun türbesine gidip gerçekten dua edebilecek miydim, o havayı soluyabilecek miydim? Müdürümün ağzından çıkan o iki cümlenin bende hissettirdiği duygu selini anlatmak gerçekten zor.


Bir yandan da Hz. Mevlana gibi 800 yıllık bir çınarı anlatabilmenin sorumluluğunu hissediyordum. Nasıl anlatılırdı ki Mevlana… Kelimelerim yeter miydi onun derinliğini anlatmaya…


Günlerce öncesinden hazırlandığımı hatırlıyorum o canlı yayına. Yılların eksikliğini kapatmaya çalışır gibi, telaş içinde…  Düşünüyordum:


Hz. Mevlana kimdi?


Bizim gibi bir insan...


Peki, onu böylesine farklı kılan neydi?


Sadece yaşadığı dönemde değil bugün bile sözleriyle, fikirleriyle dünyaya ışık olan Hz. Mevlana’yı, milyonlarca insana çeken neydi?..


Konya’ya gidenler bilir… Çeker sizi içine… Gör der! Aç gözlerini…


Konya’da zihnimde sayısız soruyla dönüp durduğumu hatırlıyorum. Ne ilginçtir ki aradığım soruların cevaplarını yine onda buldum… Mevlana’da… Hz. Mevlana’nın derin anlamlar içeren, herkese kendini açmayan ve ancak o izin verdikçe içine girebileceğiniz Mesnevi’sinde…


Daha önce defalarca okuyup bir türlü idrak edemediğim Mesnevi o gün açılmıştı bana… 


       ‘Dinle neyden…’ diyordu Hz. Mevlana…

       ‘Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor.’


Ney bir metafordur. Hz. Mevlana, “insan-ı kâmil”  olma yolunda birtakım merhalelerden geçerek olgunlaşan insanı ‘ney’ sembolüyle anlatır.


Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’nın “üflediği nefesle” hayat bulan ney tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sinesinden çıkan feryat ve iniltileriyle insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur.

Kamışla ney arasındaki fark,  insanla insan-ı kâmil arasındaki fark gibidir. Mevlana’ya göre insanın olgunlaşması için acılardan geçmesi gerekir.


Mesnevisinde nohut örneğini verir Hz. Mevlana...  Nohut eğer pişmezse, nasıl olgunlaşmaz, yumuşamaz ise sıkıntı çekmeyen insan da olgunlaşamaz.  


Hz. Mevlana da kendisine gelen tüm  dertleri çekiyor.. Ama sabırla,  tevekkülle çekiyor. Çünkü o, ne gelirse gelsin Yaradan’dan geldiğini biliyor. Yaşadığı acılar onu olgunlaştırıyor, dönüştürüyor… Tıpkı bir kamışken, sesiyle insanların içine işleyen ney gibi…


Derler ki; Mevlana yanmaya hazır bir kandildi ve Yaradan bu kandili tutuşturdu. Ve o kandil, yüzyıllarca yıldır dünyanın dört bir yanında, bambaşka milletlerden, bambaşka kültürlerden milyonlarca gönlü aydınlattı. Hala aydınlatmaya devam ediyor… Yüreklerimizin etrafına ördüğümüz duvarlardan içeri sızarak…


‘Gel’ diyor Mevlana… ‘GEL!…’