Bir "cehalet" tamı tamına bir "gericilik" örneği karşısındayım. Üstelik ayırımcılığıyla da 312. maddeyi çiğniyor. Hem de kıtır kıtır yiyor. Erdoğan Aydın, Cumhuriyet''te 28 Mayıs günü "Fetih ve Fatih" başlıklı İstanbul''un Fethi''ni konu alan bir makale yazdı. Bu şartlanmış kişinin aynı muhtevalı birkaç da kitabı yayınlanmış. Bu zavallıya göre İstanbul''un Osmanlılarca fethi (1453) ile, İngilizler''in (1920) İstanbul''u işgali arasında bir fark yokmuş. (!) Sıkı durun dahası var.. Kıbrıs''ın işgaliyle de (!) Bosna''nın Sırplarca işgali arasında da bir fark yokmuş! Birine (iyi) deyip, ötekisine (kötü bakmanın evrensel ahlâk anlayışıyla da bağdaşmadığını hatırlatıyor! Bunu yapanlar da kimler biliyor musun? Şeriatçı ve ırkçı dinamiklerin kışkırttıkları, fetihçi, koşullandırılanlar, "Türk sağı"nın antiemperyalist bilincin dayanaklarını ortadan kaldırmak için ve çağdaş insanlık kavramlarıyla ilişkilendirilmesini istemeyen biçimlendiricileri! Bu fikir fukarası, tarih felsefesi özürlü geri kalmış zavallıya göre resmi tarihimizde savaşçılık erdemine, "din ve millet için" yayılmanın ve dolayısıyla katletmenin doğallığına koşullandırılıyor!
Ufukların efendisi Osmanlı Bütün dünyada marksistler kendi doğrularını savunurken "ulusal" yanlarını kesinlikle dışlamazlar. Bir Fransız Komünisti, her şeyden önce Fransızdır. Bizimkiler ise eşi menendi olmayan birer garip mahlûk, zavallı. Yazının tümünü çok sayıda hukukçu dostlarıma okudum. Hepsinin görüşü 312. Maddeye girdiğiydi. Çünkü ayırıma ve yoruma öyle müsait ki, şiir okumaktan çok öte. Tarihçilere ulaşmaya çalıştım. Tarih felsefesi ve sosyolojisi eğitimi veren akademisyenlere vardım. Hatta bir ülkenin kültür ataşesi dostum, hayret içinde kaldı ve bana Stefan Zewing''in "Yıldızın Parladığı Anlar"ı okumamı salık verdi. Okumuştum, hatırladım. Taraf olmasına rağmen Zewing''in tek eleştirdiği husus; Osmanlı''nın İstanbul''u öyle aktarıldığı şekilde zor değil, kolay fethettiydi. Çünkü Bizanslılar da; Sabah Yayınları arasında çıkan "Ufukların Efendisi Osmanlı"da anlatıldığı gibi yöneticilerin kölesi gibi çalışmaktan hoşnut değildi, inançlarıyla yaşamıyorlardı. Haftanın her günü işbaşı yapıyorlardı. İstanbul''un Fethi "kurtuluş" gibi karşılandı, destek oldular. Türkiye''deki bazı marksistler, eski tüfekler ve söz konusu Erdoğan Aydın Tarih bilmediği gibi, tarih felsefesi ve sosyolojisi de umurunda değil. Varsa yoksa ideolojisi, kendi doğruları. Yabancı kaynaklardan birkaç örnek aktaracağım. Osmanlı Ordusu seferleri için iki günde köprü yapılabilecek teknik donanıma sahipti. Bugün bile 400 bin kişilik ordunun sefer organizasyonunu yapacak birkaç ülke ancak sayılabilir.
Kalıcılık: Toplumla uzlaşarak Ayrıca Bizans, ulus devlet değildi. Paralı askerleri çoğunluktaydı. Nitekim Malazgirt''te Bizans Ordusu''nda görevli Peçenekli askerler Alparslan''ın askerleri arasına karıştı. Savaşı da kaybettiler. Asıl marksistler Fatih''i yere göğe sığdırmamalı, arkasında olmalılar. Fetihten sonra şehrin mozayiğine hiç karışmadı, çeşitliliğini korudu. Fethini toplumla uzlaşarak kalıcı kıldı. Zafer sarhoşu olmadı, soğukkanlı ve hoşgörülü özelliğini korudu. Tarihi değiştiren bu kumandan her dile, her dine saygı gösterdi. Ortak güzelliklerin İstanbul''unu korudu. Ancak asli görevini de hiçbir zaman unutmadı. Adil yöneticilerin kanatlarında kaç leke olduğunu saymaya hazırlanan rahipleri bile hayrette bıraktı. Hele hele fetih topları çağdaş teknolojinin son ürünleriydi. Peki Fatih''in bıraktığı İstanbul''u biz ne yaptık? Yıldönümünü kutlamalarını bile esirgedik. Mutfağını, mimarisini, hatta Türkçesini bile bozduk. Hep "o kafa" yüzünden dünya kenti İstanbul''u rant yarışına soktuk. Bazılar, İstanbul ve İstanbullu''dan intikam alıyor. Rantını yiyor. İstanbul''a ve O''nu bize bırakan Fatih''e küfrediyor. Hadi canım sen de, gürültüye pabuç bırakacak göz var mı insanımızda, ülkemizde. Hele hele zavallılar, fikir fukaraları, cahiller ve gericilere!

