Amerika''ya ilk geldiğim sene Kasım ayıyla beraber çarşıda pazarda birden bire artan hindilerin ne mânâya geldiğini anlamamıştım. Hindiler her gün biraz daha etrafı kuşatmış, nihayet Kasım ayının üçüncü haftasında hazırlık doruğa ulaşmıştı. Sonra bu hindilerin niçin arz-ı endâm ettiğini öğrendim. Amerika her sene Kasım ayının üçüncü perşembesinde "Şükran Günü"nü kutluyordu. Bu bayrama, hindi baş yemek olduğu için, "Hindi Günü" dahi tesmiye olunuyordu. Her bayramın, her şeyden önce piyasa faaliyeti demek olduğu ABD''nde, tabiî ki Şükran Günü gelirken dükkânlarda kümes hayvanı hindinin yanısıra, hindi suretinde pastalardan, şekerlemelerden hindi motifli peçetelere, tabaklara kadar envaî türlü malın sergilenmesi normaldi. Ve Amerikalılar harıl harıl alış veriş yaparak bu bayrama hazırlanıyor; o gün dostları, akrabalarıyla hindili sofralarda buluşuyorlardı. Marketlerin bu bayram için özel programları vardı. "Şu tarihten şu tarihe kadar şu kadar dolarlık alışveriş yaparsanız bedava bir hindi alacaksınız." Veya "Dükkânımıza bir girişte şu kadar dolarlık alışveriş yaparsanız bedava hindi sizindir." Belirledikleri miktar da orta halli bir evin mutfak giderleri tutarıydı. Zaten bu bayram yaklaşırken hindiler bollaşıyor ve ucuzluyordu. Her taraf, diğer mevsimlerdekinin yarı fiyatına hindi dolup taşıyordu. Kadınlar kocaman kocaman hindileri sırtlayıp sırtlayıp gidiyordu. Fakat ben Kasım ayının üçüncü perşembesinde, ondan önceki ve sonraki günlerde hindi almamaya, pişirmemeye kararlıydım. Marketlerin ucuzluk kampanyalarına, bedava hindi programlarına sırtımı çevirip yürüdüm hep. Amerikalıların bayramıydı bu, beni alâkadar etmezdi. Yıllar yılları kovaladı, Şükran Günleri bizim evde hindi pişirilmeksizin birbiri ardınca geçti. Okullarda her Kasım''da, Şükran Günü''nü anlatan dersler yapılıyor, hindili öğle yemekleri veriliyordu; ortalıktaki bayram havasına imrenen çocuklarıma bu bayramın bizim bayramımız olmadığını anlatıyordum. Sonra bir sene, hindilerin cazibesine kapılıp dedim ki kendi kendime: "Madem hindiler bu kadar taze ve ucuz, alayım da Kasım''ın üçüncü perşembesi değil de, meselâ, iki gün önce, üç gün sonra pişireyim." Dediğim gibi yaptım. Bir sene, Şükran Günü''nde değil, iki gün sonra hindiyi fırına koydum. Çocuklara da söyledim. "Bu bayram aslında bizim bayramımız değil ama hindi hindidir! Hem bu mevsimde taze ve ucuz..." Sonra Şükran Günü''nün hikâyesini öğrendim. "Amerikan toprağının bayramı"ydı bu. Hıristiyanlıkla falan alâkası yoktu. 1620 yılında meşhur Mayflover gemisiyle, şimdiki Massachusetts eyaleti kıyılarında karaya ayak basan, İngiliz Puritan kilisesinin "Ayrılıkçılar" grubundan 102 Pilgrim (Hacı) yeni kıtada çok zorlu bir mücadeleye girişmiş; o kış açlıktan, hastalıktan, soğuktan çoğu ölmüştü. Baharda bölgedeki kızılderililer imdadlarına yetişti. Onlara çevreyi tanıtıp avlanmayı, toprağı ekip biçmeyi öğrettiler, hindiyi ve mısırı tanıttılar, Pilgrim''lerin hayatını kurtardılar. O senenin sonbaharında elde edilen ürün yüzleri güldürdü. Hasat mevsiminde Kızılderililer üç gün süren bir "Yaratıcıya şükür" bayramı yapıyorlardı. Pilgrim''ler de onları örnek alıp "Zor günler geride kaldı, elimizdeki nimetler için Allah''a şükürler olsun" diyerek Amerika toprağındaki ilk "Şükran Günü" kutlamasını yaptılar. Sofranın baş köşesinde, teşekkür borçlu oldukları kızılderili kabilesinin reisi oturuyordu ve baş yemek hindi idi. Böylece hindinin Amerikan toprağının yerlisi ve "Şükran Günü"nün de kızılderili bayramı olduğunu öğrendim.
Kızılderililer de Asya''lı değil miydi? Kuzey Doğu Asya''dan, belki de Ötüken Ormanları''ndan kalkıp, Bering Boğazı buzlarla kaplı köprü iken, 12 bin sene önce, bazı ilim adamlarına göre 20-30 bin sene önce bu tarafa geçmemişler miydi? Eh, Şükran Günü de onların bayramı işte! Onlar Asyalı, biz Asyalı... Zaten ne diyor bir Kızılderili sözü: Mi Taku Oyasin! "Biz hepimiz akrabayız." Çocuklarıma "Şükran Günü Kızılderili bayramı aslında" dedim. "Onlar Asyalı, biz Asyalı..." Artık daha rahattım. Kasım ayının üçüncü haftası başladığında hindimi almaya ve bir gün önce, iki gün sonra değil, perşembe günü fırına koymaya başladım. Perşembe günü, yani Şükran Günü... Önce sadece aile efradımızla yiyorduk, sonra "Amerika''nın en büyük aile bayramlarından biri bu, mahalle o gün arabadan geçilmiyor, herkes eş-dost bir araya gelmeye gayret ediyor" diye özenip misafir davetine başladım. Üç kişi, beş kişi derken on kişi, onbeş kişi... Mahalleye gelen arabaların birkaçı da bizim eve gelir olmuştu artık.
Sonunda, onbeş sene önce arkamı dönüp yoluma devam ettiğim, metelik vermediğim hindi beni mağlup etti. Yavaş yavaş mağlup etti. Alt tarafı, üst tarafı hindi dedim, iki gün sonra pişireyim dedim, bu günlerde hem taze, hem ucuz oluyor dedim, zaten Hıristiyanlıkla alâkası yok dedim, Kızılderili kökenli bayram dedim, onlar Asyalı, biz Asyalı dedim, sonunda Kasım''ın üçüncü perşembesi hindiyi fırına koyar oldum. Sonunda Amerika toprağının bayramını kutlar oldum. İşte bu kadar! İçimde hâlâ bir sızı... Soru işareti.... Kendi kendimi tenkit... Ve teselli: "Atik Valde''den İnen Sokakta" gezinen, iftar saatinde tenha sokakta "oruçsuz ve neşesiz" kalıveren ve halkından ayrı düşmenin üzüntüsünü hisseden Yahya Kemal nasıl teselli buluyordu:
Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.

