Kaydet
a- | +A

Fatih Sultan Mehmet''in fetihten sonra verdiği ilk fermanla kendisine hitap ettiğini düşünürüm. Şehrin perişan manzarasına bakıp ve Fatih unvanına "Avnî" mahlasını ilave edip kendi kendine ferman verdi: Hüner bir şehr bünyâd eylemektir, Reaya kalbin âbâd eylemektir.

Şehrin imarı, halkın refahı için kolları sıvadı. Şehir kısa bir zamanda yepyeni bir çehreye bürünerek "Türk İstanbul" oldu.

Ahmet Hamdi Tanpınar der ki: "Gerçek Bizans saltanatı Fatih ile Bayezid külliyelerinin, İstanbul''un iki tepesine, bir fecirden ardı ardına boşanmış güvercin sürüleri gibi beyaz ve yumuşak kondukları zaman yıkılır."

Mimarinin, bir şehrin milliyeti üzerindeki kesin rolünü bundan iyi anlatacak hüküm yoktur. Bir şehre karakterini veren mimaridir. Ahmet Haşim''e göre: "Mimari eserler, fazla çirkinliğe, garabete gelmez. Gülünç bir resme bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir musikiyi dinlememek suretiyle bunların zararlı tesirlerinden ruhumuzu koruyabiliriz, fakat fena mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. Fena mimari bütün bir şehrin manevi sıhhatini nesillerce bozmak kudretinde bir tehlike olur."

546''ncı fetih yıldönümünü kutladığımız İstanbul böyle bir tehlike ile karşı karşıya. Öyle ki "fena mimari" tabiri bile iyimserdir. "Mimari" kelimesinde "üslup, ölçü, plan" vardır, İstanbul''a şimdi bu kelimelerle uzaktan yakından ilgisi olmayan yapılar kondurulmakta.

"İstanbul''un taşı toprağı altın" lafı ne kadar eskidir bilinmez, ama bu sözün cazibesine kapılıp her sene 200 bin kişinin şehre yerleştiği biliniyor. Her sene 200 bin yeni hemşehri! Gelenlerin ne kadarı taştaki topraktaki altını buluyor, o da meçhul! Yalnız İstanbul''a bu şekilde koşuşların artık önüne geçmenin şart olduğu meydanda. Zira "İstanbul" dediğimiz de belli bir toprak parçasıdır, dipsiz kuyu değildir. Hani aşırı yükleme yapılan kamyonlar vardır memleketimizde, şehirlererası yolda bir taraflarının üzerine eğilmiş, tıslaya tıslaya, devrildi devrilecek bir halde giderler. Zaten gazetelerde de devrilme haberleri eksik olmaz; İstanbul''u bugün ben o kamyonlara benzetiyorum. Rahat nefes alan, gürbüz, sağlıklı değil; aşırı yüklenmiş bir şehir manzarası gösteriyor. Artık İstanbul''a yerleşmek için değil, İstanbul''u bu manzaradan kurtarmak için koşmamız gerekmektedir.

İstanbul''a doğru koşmaya biz taa Orta Asya''da başladık. "Hep Batı''ya, hep Batı''ya!" derken ufukta İstanbul vardı. Bu koşuyu Fatih Sultan Mehmet ve askeri kazandı. O tarihten itibaren Türk milletinin ve İslam dünyasının göz bebeği olan İstanbul''a koşuşlar yine devam etti. Bu defa imparatorluğun dört bir tarafından İstanbul''a ilim, irfan, hüner, sanat, mal akmaya başladı. Bütün bir imparatorluk el birliğiyle İstanbul''u bina etti. En usta mimar, en kabiliyetli nakkaş, hattat, en becerikli marangoz, en maharetli musikişinas, en derin âlim hep İstanbul''da toplandı. Sonunda Nedim''in: Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır

dediği şehir ortaya çıktı. Fakat İstanbul dipsiz bir kuyu değildir. Dibi, sınırı, hududu olan her mekan gibi "istiab haddi" vardır. Ve o had çoktan aşılmıştır. Üç beş sene önce "Vitamin" isimli bir müzik topluluğumuzun kasetini hediye getirmişlerdi. Oradaki mizahi şarkılardan birinde İstanbul''a göçleri tenkit ederken "Koşun koşun, hâlâ yer var burda!" diyordu. Bu koşuşların önüne geçmek şarttır. Artık İstanbul''da yer yoktur.

"İstanbul''u artık hiç sevmiyorum" diyen şaire kızardım. Ama suları akmayan çeşmelerden, patlayan gaz borularından, bir türlü kapanmayan yol çukurlarından bıkan; en tarihi, en turistik yerlerdeki çöp yığınlarından, camilerin, çeşmelerin, türbelerin kararmış gitmiş, bakımsız çehresinden utanan; çamurdan, tozdan, yürümeyen trafikten, kimi yeri arabalara park sahası, kimi yeri tükürüklere lavabo olmuş yaya kaldırımlarından, karbondioksidçe zengin havadan, geniz yakan egzoz dumanlarından "İllallah" diyen insanların da "İstanbul''u artık hiç sevmiyorum?" diye feryat etmesine şaşmamalıdır. Eski İstanbul''un en övülen yanı terbiyesi, nezaketi, dili iken, şimdiki insanların kabalığından, saygısızlığından, görgüsüzlüğünden utananların "İstanbul''u artık hiç sevmiyorum" demeye hakları vardır. Yerli yabancı herkesi büyüleyen minareli, kubbeli, yedi tepenin engebeleri ile tam bir ahenk halinde, yeşili bol manzaranın; gelişi güzel kondurulmuş, sivri sivri beton yığınlarıyla eciş bücüş gecekondularla bozulduğunu, kuraklaştığını görenlerin "İstanbul''u artık hiç sevmiyorum!" demeye hakları vardır.

Fakat her şeye rağmen... İstanbul vatandır, vatan güzel olmasa da sevilir. Üzerine vurulan çirkinliklerin, zevksizliklerin giderilmesi için de, önce İstanbul''u sevmek gerekir.

İnşaat Mühendisliği, Mimarlık, Çevre Mühendisliği ve benzeri okulların öğrencilerine Ahmet Haşim''in cümlesi ezberletilmeli ve Ahmet Hamdi Tanpınar''ın "Beş Şehir" eseri ders kitabı olarak okutulmalıdır, derim. Kitabın tamamı okutulmayacaksa bile, hiç değilse "İstanbul" bölümü teksir edilerek ders kitabı muamelesi görmeli, öğrenciler oradan imtihan edilmelidir. Tanpınar''ın "İstanbul"unu okuyan insan İstanbul''a kayıtsız gözlerle bakamaz. Tanpınar''ın "İstanbul"unu okuyan insan İstanbul sevgisinin ne olduğunu anlayacaktır.