Kaydet
a- | +A

Venedik''e otel rezervasyonu yaptırmadan gitmekten korkmayın. Trenden indikten sonra, istasyondaki turist bürosunun önünde biraz şaşkın, biraz yorgun etrafınıza bakının. Bir dakika geçmeden yanıbaşınızda orta yaşlı, kır saçlı, kır bıyıklı, az göbekli bir adam peyda olacaktır. İtalyan aksanlı bir İngilizce''yle sorar: "Otele mi ihtiyacınız var?" Yolculuğun sersemlettiği düşünceleriniz arasından evet mi hayır mı demek gerektiğini bir an kestiremezsiniz. Öyle ya, dilini de anlamadığınız bu diyarda bu yabancı adam neden size bu soruyu sormaktadır? Ama etraf turist kaynamaktadır, bu şehrin sahipleri gelen turistleri daha istasyonda yakalayıp kötülük ediyor olsalar bu kadar insan gelmezdi diye kendinizi rahatlatıp "evet" deyiverirsiniz. "İşte otel!" diye elinize bir broşür tutuşturur adam. Fiyatını söyler. Biraz pahalı bulursunuz. Fiyatı derhal düşürür. "Hemen şurada, yakında" der. "Gelin göstereyim." Çocukken, annenizin "Yolda belde gel sana bir şey göstereyim, diyen yabancının peşinden sakın gitme!" diye uyardığı aklınıza gelir, acaba bu da aynı kategoriye girer mi diye bir an düşünürsünüz ama düşersiniz adamın peşine. Venedik''in daracık ve kalabalık sokaklarında önde kır saçlı, kır bıyıklı, göbekli adam, arkada siz... Az sonra ön cepheden üç katlı, eski püskü bir bina manzarası gösteren, içeri girince hiç de kötü sayılmayacak üç yıldızlı otelde odanıza yerleşmişsinizdir. Otel simsarı görevini başarıyla tamamlamıştır. Yerleşmek de ne demek? Gezmeye gidilen şehirde otel odası ne işe yarar ki? Valizinizi koyacak bir depo, bir de gece yarısından sonra üç dört saat uyuyacak bir yatakhane... Venedik turist kaynıyor. Bunca kalabalığa karşı sessiz bir şehir. Çünkü araba yok! Kamyon yok! Motosiklet yok! Zenci görünce İngilizce biliyorlar diye atıldım ama ne çare! Bunlar "bizim zenciler" değilmiş! Bunlar ya İtalyanca, ya Fransızca konuşuyorlar. Afrika''daki eski İtalyan ve Fransız sömürgelerinin halkından olsalar gerek...

Venedik demek su demek... Bunu cümle alem bilir. Suya ilaveten cam var. Venedik''i meydana getiren adalardan Murano cam işçiliği ile meşhur. Burano adası ise dantel işleriyle ön planda. Venedik''in labirentvari sokaklarında birbirinden cazip, gözalıcı, nefes kesici cam eşyalarla, dantellerle dolu küçük dükkanlar sıralı. Sonra maskeler... İrili ufaklı maskelerle dolu dükkanlar.

Esmer yüzlü, daracık dükkanlarında birbirinden pahalı ve göz alıcı mallar satışa sunulan labirentvari sokaklar döne dolaşa gidip San Marko Meydanı''na açılıyor. Kuşlu meydan... Kimi de Grand Canal''a. Bir yere açılmayanları da zaten, iki tarafı evlerle duvarlanmış, önü sonu su, çıkmaz sokaklar. Yürümeye henüz başlamıştık ki evlerden birinin duvarına çakılı tabelayı gördük. Bir ok işareti ve San Marko Meydanı. Demek ki bu taraftan gideceğiz derken hemen altında bir tabela daha: Salizade Del Fontego Dei Turchi. Bu levha hemen dikkatimi çekti. Bir Türk lafı vardı burada. Yürümeye devam ettik. Her köşebaşında her iki levha da asılıydı. Merakım arttı. Her neresi ise "Fontego Dei Turchi" denen yeri bulmalıydım. Labirent sokaklarda epey bir süre kıvrıla kıvrıla gittikten sonra önümüze Grand Canal çıktı. Sağ yanımızda bir müze binası. Duvarda yine aynı tabela: Fontego Dei Turchi. Müze tadilat dolayısıyla kapalıydı. Tam o sırada karşıki evden yaşlıca bir adam çıktı. Belki bir bildiği vardır diye sorduk. İyi ki sormuşuz. "Burası" dedi. "Osmanlı Türklerinin ticaret mallarını getirip yığdıkları depo imiş bir zamanlar. Gemiler bu kıyıya yanaşır, yüklerini indirirmiş, şimdi müze olan bu binada da depolanırmış. Sanıyorum yüz sene önce o devre kapandı. O günlerin hatırasına hâlâ bu isimle anıyoruz burayı." Osmanlı Türkünün gemi yanaştırıp yük indirdiği kıyıda bir süre durup bakındım. Hey gidi hey!

Sonra Venedik''i anlatan kitapçıklarda da bilgi buldum. Bu bina 1621 ila 1838 arasında Türklerin ticari karargâhı olmuş. "Venedik''ten gelir teli/Ardıç ağacından kolu" dediğimiz vakitler. Turistler labirentin içinde kaybolmasınlar, kaybolup da deli tavuk gibi dolaşıp durmasınlar diye "San Marko''ya gider" levhasını her köşe başına asmışlar. Okları takip ederek kuşlu meydana ulaştık. Meşhur San Marko Kilisesi ve dikdörtgen meydanı çerçeveleyen, kilisenin kanadı gibi açılmış duran bir külliye. İki taraflı açık hava kahveleri. Bir tarafta dört-beş kişilik yaylı sazlar orkestrası konser veriyor.

Kahvelerden birine oturup "caffe macchiato"larımızı söyledik...

Sudan ve labirentten kurtulup ayak basacak geniş bir toprak bulduğunuz tek yer olan kuşlu meydan ve civarı Venedik''in en kıymetli tarihi eserlerinin mekanı. Saat Kulesi, Dukaların Sarayı burada. Dikdörtgen meydanın kısa kenarındaki revaklardan birinin üzerinde mor renkli, büyük bir bayrak dalgalanmaktaydı. "Şaman Dervişleri". Bayrakta Mevlevi semazenlerinin fotoğrafı vardı ve grubun Kazakistan''dan geldiği yazılıydı. Bayraktaki bilgiye göre son gösteri tarihi Haziran''ın son haftasında imiş. Şaman? Derviş? Mevlevi? Hepsi bir arada... Bu da herhalde Venedik usulü!..