Meserret hanım dolaptan naylon torba içinde sakladığı domatesleri aldı, güzelce yıkadı. Hakan yaz salatasını çok severdi. Güzel bir salata yapacaktı. Bahçenin bir köşesine maydanoz, biber, soğan, nane, dere otu dikmişti. Biberler yemyeşil olmuşlar, görüntülerinden bile çıtırlıkları, tazelikleri belli oluyordu. Üç dört tane koparmıştı. Soğanları güzelce doğradı, ardından da biberleri ekledi. Domateslerin kabuklarını soydu. Annesinden öyle alışmıştı. Rahmetli babası ne pişmiş olarak ne de çiğ, sevmezdi kabuklu domatesi. Onları da kattı tabağa, buz gibi elleriyle güzelce harmanladı, tuzunu, limonunu, yağını ekledi. Hazırdı işte. Biraz pilavı, bir de tepsi köftesi vardı domatesli, patatesli. Bayılırdı hakan bu köfteye. Kolayca da yapılıyordu. Bu yemeği de annesinden öğrenmişti Meserret hanım. Her yapışında özlemle, rahmetle anardı anasını...
Sofrayı bahçeye, söğüt ağacının altına hazırlamıştı. Rahmetli kocası ölümünden beş altı sene önce kendisi yapmıştı bu tahta kerevetle masayı buraya. Beş sene sürebilmişti sefasını. Bir gün aniden sabah kahvaltısından sonra gözlerini kapayıvermişti. O zaman lise son sınıftaydı hakan. Okuldan çağırtmışlardı delikanlıyı. Koşarak gelmiş, biricik babasını yitirdiğini anlayınca bir anda olgunlaşmıştı sanki. Artık evin erkeği oydu, anasına sahip çıkacak, düzeni devam ettirecekti. Her ölümde olduğu gibi sabır hemen devreye girdi ve acıyı yüreklerine gömüp hayatlarına devam ettiler. Askerlik, iş derken bunca sene geçiverdi rahmetlinin ölümünün üzerinden.
- Bir de ayran yapayım buzlu buzlu... diye söylendi. Mutfağa doğru kısa adımlarla ilerledi. Yaşlanmıştı artık. Ağrılar, sızılar rahat bırakmıyordu.
- Birazdan gelir Hakan''ım... Keyfi yerindeyse çıkar bir dondurma yeriz... Her şey hazırdı artık. Kerevete ilişip beklemeye başladı. Sofrayı hazırlamadan kılmıştı akşam namazını. Neredeyse yatsı yaklaşıyordu. Hakan daha yoktu meydanda. Ana yüreği hemen tedirginliklerin içine giriverdi. Geç kalacağı zamanlar en azından küçük çırakla haber gönderir, arkadaşlarıyla gezmeye gideceği zaman da kendisi gelir haber verirdi. Saate baktı, dokuzu geçiyordu. Hava kararmıştı yavaş yavaş.
- Belki Mahmut efendinin dükkanına uğramıştır. Hülya''yı gördüyse... diye geçirdi içinden. Hayırlısıyla şu düğünü yapsalardı... Hülya iyi kızdı. Biraz dik kafalıydı, az buz da şımarıklığı vardı ama Meserret hanım bu huyları hep onun gençliğine, cahilliğine vermişti. Gençlikte her türlü hataya açıktı insan. Yeter ki ikazlardan nasihatlerden nasiplenmeyi bilsin. O zaman her türlü yanlış düzelirdi. Güzel kızdı. Hepsinden önemlisi oğlu çok seviyordu. Eh, bir ananın da bütün isteği evladının mutlu olması değil miydi. Hakan Hülya''dan başka bir kızla mutlu olmayacağını defalarca yinelemişti.
- Ailesi de tanıdık bildik insanlar. Nemika sessiz kadındır, kuzu gibi. Mahmut efendi de merhametli adamdır. Rahmetlinin ölümünde kendi kardeşi gibi koşturmuştu eksik olmasın... diye mırıldandı. Saate baktı masanın üzerindeki. Dokuz buçuğu gösteriyordu. Endişeleri iyice arttı. Bahçe kapısını açıp bir tabure koydu. Sokağa çıkmıştı. Karamürsel''in parke taşı kaplı ara sokaklarından birisiydi bulunduğu yer. Gözlerini oğlunun geleceği istikamete dikti. Sokak lambaları yanmıştı. Ne kadar bir süre beklediğini farkında değildi. Karşı komşusu kocası ve çocuklarıyla sahile yürüyüş için çıktıklarında hayretle baktılar yaşlı kadına: - Meserret teyze, hayırdır? - Hakan gelmedi Vehbi oğlum... Merak ettim iyice, haber de vermedi... Adam şaşırmıştı. Karısına döndü. O sırada küçük oğlu atıldı heyecanla: - Ben akşamüzeri gördüm Hakan ağabeyi. Sahilde tek başına çömelmiş, denize bakıyordu. Yalnızdı... Meserret hanım irkildi: - Aman Allah''ım, başına bir şey gelmesin Vehbi? Adam telaşını saklamaya gerek duymadan karısına işaret etti: - Sen Meserret teyzenin yanında kal, ben bir bakınayım şu çocuğa... ¥ DEVAMI YARIN

