Hülya ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Az önce ayaklarının ucuna basarak terk ettiği evinin yerinde şimdi kocaman bir enkaz vardı. Toz bulutları çıkıyordu her yerinden. Elindeki çantasını fırlatıp enkaza doğru koştu, var gücüyle bağırıyordu: - Anneeeee, babaaaaa, kardeşim, Seldaaaa!
Her yer cehenneme dönmüştü sanki. Çaresizlik içinde koşturdu oradan oraya... Korku içinde hıçkırıyor, ne olup bittiğine bile daha bir anlam veremiyordu. Birden yaşlı bir adamın kendisini yakaladığını fark etti. Hızla çekti kendini, kurtarmaya çalıştı. - Gel kızım, gel yavrum, yaklaşma çöküklere... - Bırakın, bırakın beni, annem, babam, kardeşim... Oradalar hepsi, evdeler hepsi... Adam sıkı sıkıya yapışmıştı onun koluna. Bırakmadı. Sonunda direnmedi Hülya. Bırakıverdi kendini uzanan ellere. Katıla katıla ağlamaya başlamıştı. Durmadan aynı şeyi söylüyordu: - Ailem, annem, babam, kardeşim orada, kurtarın onları, yalvarırım kurtarın onları, hepsi orada, kurtarın ne olur... Yaşlı adamın yanına başkaları da geldiler. İnsanların kimisi gece kıyafetleriyleydi. Kimisinin ayakları çıplak kaçmışlardı sokağa. Herkes ağlıyordu. Birkaç genç yıkıntıların üzerine çıkmış, ellerine geçirdikleri taşları yan tarafa atmaya başlamışlardı. Kadının biri çöken evlerden çıkan bir tül perdeyi çekiştiriyordu sanki onu çekerse bütün enkaz kalkacakmış gibi. Her kafadan bir ses çıkıyordu: - Burada insanlar var yahu, bağırıyorlar, baksanıza... - Ah, bu evde yaşlı bir teyze vardı...
- Aman ya Rabbim, kağıt gibi çökmüş... Bir adam canhıraş feryatlar atarak dönüyordu olduğu yerde: - Gittiler, iki evladım, karım... gittiler işte, orada, enkazın altında kaldılar... Allahını seven yardım etsin, kurtarın yavrularımı... Gittiler... Öldüler, ezildiler... Hülya taş gibiydi. Bir kenara uzatıp yatırmışlardı genç kızı. Dişleri birbirine vuruyordu. Dudakları morarmıştı. Halbuki boğucu bir sıcak vardı. Buna rağmen iliklerine kadar donduğunu hissediyordu genç kız. Zorlukla mırıldandı: - Çok üşüyorum ben... Yardım eden insanlar hemen üzerine bir şey bulup örttüler. Bu sırada enkazın arasından başı, yüzü, elleri kan içinde birisini çıkardılar bağırışlarla. Yaralı adam hemen yoldaki bir taşın üzerine oturtuldu. Şaşkın bir şekilde ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu kazazede. - Bomba mı patladı, ne oldu? - Deprem kardeş... Deprem oldu, her yer yıkıldı... - Ya bizimkiler... Onlar nerede? Oturduğu yerden fırlamış, az önce içinden çıktığı enkaza doğru koşmaya başlamıştı. Güçlükle durdurdular. Sakinleştirmeye çalıştılar. Ama adam kendini yerden yere atıyor, feryat ediyordu. İçler acısıydı manzara. Hülya karanlıklar içinde gidip gelmeye başlamıştı. Yaşadığı korku sonunda büyük bir şok geçiriyordu. Bir türlü ısınamıyordu. Başındaki tanımadığı insanların yüzünde dolaştırıyordu mavi gözlerini ama o kadar bilinçsizce bakıyordu ki, kimseyi tanımasına imkan yoktu. Zaten karanlıktı ortalık ve herkes bir şeylerle meşguldü. Artık yaşanan facianın büyüklüğü ortaya çıkmış, herkes kendi derdine düşmüştü. Kimi anasını, babasını, kimi evladını, eşini, kimi kardeşini, ağabeyini, ablasını, kimi akrabasının adını haykırıyor, herkes kendi yakınlarını sağ bulabilmek umuduyla koşuşturuyordu. Hiç kimsenin kimseden haberi yoktu. Bazıları Allah rızası için tanımadıkları yardıma muhtaçlarla ilgileniyor, onlara yardım ederken kendi kayıplarını unutuyordu. Hülya bir şeyler anlatmak istiyor ama başaramıyordu. Kelimeler gırtlağının bir boğumuna takılıyor, adeta inat edercesine çıkmamakta direniyordu. Uzun sürmedi bu çaba. Genç kız her yerin tekrar döndüğünü hissederek karanlıklar içinde yuvarlanıverdi... * DEVAMI YARIN

