Kaydet
a- | +A

Kezban otobüs kaybolana kadar durdu tepenin üzerinde. İçi kan ağlıyordu. Şimdiden özlemişti oğlunu. Aslanlar gibi olmuştu. Tıpkı Seyit gibi kara kaşlı, kara gözlüydü. Onun gibi dudaklarını çarpıtarak gülüyor, onun gibi heyecanlı bakıyordu. Otobüs küçücük bir nokta halini aldığı zaman heyecanlarının da küçüldüğünü, içindeki coşkunun közün üzerine su dökülmesiyle çıkardığı ses gibi "fos!" diye söndüğünü hissetti. Sadece geride dumanlar kalmıştı şimdi. Gitmişti işte yavrusu. Belki bir daha görecek, belki de göremeyecekti. İçinde bir burukluk bırakmış, kapanmaz bir yara açmıştı giderken. Yine de mutluydu. Onu görmek istediği gibi görmüştü. Oğlunun önünde kocaman, uzun bir hayat vardı. İnsan gibi yaşamasını istiyordu o hayatı. Bu daracık duvarların içinde olduğu halde bu duvarların dışına taşan düşüncelerin sahibiydi evvelden beri Kezban. Törelere karşı gelmeye cesaret edecek kadar genişti ufku. Bir şeyler yapmaya çalışmış, elinden geldiğince çaba sarf etmişti. Ama bir yere kadar yetmişti gücü. Kolunu kanadını kırmışlardı. Yine de evladını kurtarmıştı ya! - Yolun açık olsun yavrum! Diye mırıldandı. Oktay yanındayken bir kez bile "yavrum" dememişti ona. Dilinin ucuna kadar gelmiş, cümlelerinin peşinden içinden eklemişti hep. Korkmuştu onun her şeyden vazgeçmesinden. Akşama kadar oturdu o tepenin üzerinde. Sanki dağları deliyordu gözleri, otobüsü takip ediyordu. Aklı burada kalmamalıydı delikanlının. O zaman okuyamazdı. Büyük adam olamazdı. Ezilirdi kendi gibi Seyit gibi. Yok ederler, yaşatmazlardı. Başkalarının koyduğu kurallarla yaşamaya mahkum olurdu. Halbuki kuralları koyan o olmalıydı. Hava kararırken döndü mezraya. Komşunun küçük oğlu koyunları otlağa götürmüştü. Kapıda rastladı ona. Oğlan çekinerek baktı. Koyunları içeri soktu, sonra merakla sordu: - Sen artık konuşuyormuşsun dilsiz nine, hı? Gözlerini kıstı. Dik dik baktı küçük çocuğa. Hiçbir şey demeden girdi içeriye. Yine susmuştu Kezban. Yine dönmüştü dünyasına... Evine girip mindere attı kendini. O gece sabaha kadar ağladı hiç durmadan... Hakkari''de indi Oktay. Gelirken yaşadığı heyecandan eser yoktu yüreğinde. Şimdi sadece kırgınlık, umutsuzluk hissediyordu. Biletini aldı. İlk arabayla dönüyordu İstanbul''a. Oyalandı hareket saatine kadar. Ankara''dan aktarmalı gidecekti. Direk otobüs bulamamıştı. Kalkış saatinde bindi arabaya. Bu sefer kalabalıktı otobüsün içi. Koltuğuna oturup kapattı gözlerini. İçinden ağlamak geliyordu. Kısacık bir zaman içinde yaşadıklarını düşündü. Hayatının bütün akışı değişmiş gibiydi. Yüreğinden bir parça bırakıyordu bu uzak köşelerde. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı artık. Her şey farklıydı artık. Araba yaylanarak hareket etti. Yolcular yüksek sesle konuşuyorlardı ama hiç birini duymuyor gibiydi delikanlı. Ertesi gün öğlen girdiler Ankara terminaline. Kalabalık garajda bilinçsizce yürüdü. Yorulmuştu. İstanbul''a giden otobüslerden birine bilet aldı. Hakkari''den bindiğinden beri bir tek lokma bir şey yememişti. Terminaldeki büfelerden birine yaklaştı: - Bir peynirli sandviç verir misiniz? Dedi usulca. Bir lokma aldı adamın uzattığı sandviçten. Ağzında büyüdü sanki küçük ekmek parçası. Zorlukla yuttu. İçi yanıyordu. Bir şişe meşrubat aldı. Kana kana içti. Otobüsünün başındaydı. Muavinin sesi duyuldu: - İstanbul arabası... Kalkıyoruz, yolcular binsin lütfen... Yerine oturdu. Hiç bir şey düşünemiyordu artık. Bilet kontrolü geldiği zaman dalmıştı. İrkildi: - Biletiniz lütfen... Hemen uzattı. Kontrol bittikten sonra yumdu gözlerini. Hızla geçiyordu yollar. Sabaha karşı indi İstanbul''a. Yaşadığı, büyüdüğü kente gelmişti yine tilkinin kürkçü dükkanına döndüğü gibi. Bir taksi çevirdi. Adresi verdi. Kapının önünde indiği zaman eve baktı. Işıklar sönüktü.

- Uyuyorlar... diye düşündü.

Usulca girdi bahçe kapısından. Anahtarıyla açtı kapıyı. Salona geçti. Işığı yaktı. Koltuklardan birine attı kendini ve ağlamaya başladı. Zamanın farkında değildi. Salon kapısının açıldığını duyunca açtı gözlerini. Perihan hanım şaşkınlıkla bağırdı: - Oktay, yavrum! DEVAMI YARIN