Tuncer, Zehra hanımdan önce fırlamıştı. Kapıdan çıkarken bağırdı çocuk: - Sabahki kısa saçlı kadının sesi... Durakladı Zehra. İçine bir bedbinlik çökmüştü. - Saadet hanım, neden geldi yine? Diye düşündü. Gerçekten oda kapısı açılıp içeriye genç kadın girdi. Ardındaki yakışıklı adamı resimlerinden biliyordu Zehra. Hemen başının örtüsünü düzeltti, saygılı bir şekilde çekildi kenara: - Buyurun, geçin şöyle... Hoş gelmişsiniz... Karnınız açsa... Durakladı. Kime ne ikram ettiğini düşündü bir anda. Hiç bu kara tencerede pişmiş çorbadan başka bir şey olmayan sofraya oturur muydu bu insanlar? Kendi yaptığı hataya kendi gülümsedi. Ama Önder bey son derece ciddi bir tavırla: - Mis gibi kokuyor, bulgur çorbası değil mi bu, ben askerliğimi Sivas''ta yaptım Zehra hanım, Malatya''ya çok gidip geldik oradan. Orada yemiştim bir kere, tadı damağımda kalmıştı, ben bir tabak içerim doğrusu.
Telaşla fırladı kadın. Hem memnun olmuş hem de korkmuştu. Hizmette kusur etmek Anadolu insanının en büyük ayıplarından biridir. Evine ilk defa gelen misafirini rahat ettirmek için çabalıyordu. Hemen bir tahta kaşıkla temiz bir tabağa koydu çorbadan. Biraz da ekmek böldü eliyle. Küçük bir tepsiye yerleştirdi. Ama Önder bey çevik bir hareketle yere, çocukların yanına oturmuştu bile: - Hiç zahmet etme sen, bana bir kaşık ver gerisi tamam, ben de çocuklar gibi hallederim.
Uzattı şaşkınlıkla kaşığı. Bu zengin, okumuş, kendilerinden tamamen farklı olan adam tıpkı onlardan biriymiş gibi hiç de acemi olmayan tavırlarla çöküvermişti yer safrasının başına. İştahla kaşıklamaya başlamıştı bile bulgur çorbasını. Saadet hanım gülerek seyrediyordu olanları: - Sen Önder''i hiç görmemiştin değil mi Zehra hanım... Anlatmıştım sana, çok cana yakın, çok samimidir diye. Gördün mü? Şaşkınlıkla başını salladı Zehra. Gülümsedi: - Haklıymışsın abla. Beyefendi çok candan doğrusu... *** Yemek faslı bittikten sonra hemen içeri girip çay demledi Zehra. Hiç konuşmuyordu. Genellikle Saadet hanım konuşuyor, çocuklara sorular soruyor, küçük Ümit''i bile kucağından indirmiyordu. Asiye ise hâlâ suskun, biraz da şaşkın ama hayran bir tavırla izliyordu Saadet hanımı. Gelirken yine bir sürü şey almışlardı çocuklar için. Zehra teşekkür ederek aldı torbayı, ekledi ardından: - Alışacaklar abla bu cicili bicili şeylere, sonra ben zorluk çekeceğim, her seferinde bir şeyler getiriyorsun, mahcup oluyorum.
Saadet hanım sarılıp öpmüştü yanaklarından bu gönlü tok, saygılı Anadolu kadınını. Çayları getirdiği zaman Önder bey Tuncer''le sohbet ediyordu. Ona okulu soruyor, neler öğrendiklerini anlattırıyordu.
- Burada okula gitmiyorum ki... dedi Tuncer. Adam şaşırmıştı. Dönüp çay servisi yapmaya çalışan Zehra''ya sordu: - Doğru mu bu Zehra hanım, Tuncer okula gitmiyor mu? Başını kaldırdı kadın "hayır!" anlamında. Ekledi: - Babası yazdıracaktı ama vakit olmadı Önder bey. İnşallah seneye. Bu sene geçti artık, şurada bir ay kaldı kalmadı okulların kapanmasına. Hoş, geleli beş ay dolacak ama... İhmallik işte.
Tuncer atıldı: - Para istedi okuldakiler babamdan. O da vermedi. Devletin okuluna para mı verilir dedi. Önder bey gülümseyerek başını okşadı onun: - Keşke bana danışsaydınız, her neyse, seneye mutlaka yazdırırız seni okula.
Küçük çocuk başını önüne eğdi. Sanki şikayet edermiş gibi mırıldandı: - Ama babam beni çırak verecekmiş bir yerlere. Galiba okula yollamayacak. Ben gitmek istiyorum amma... Zehra atıldı telaşla: - Bırak şimdi bunları, sen bakma babana. Devlete karşı mı gelecek, sen demedin mi bana, "anne okula gitmezsem suç işlemiş oluruz" diye... Bal gibi de okuyacaksın. İcap ederse hamallık yapacağım, çöpçülük yapacağım yine okutacağım seni. Tuncer memnun bir ifadeyle çakır gözlerini odadakilerin yüzünde gezdirdi. Sanki "işte bu kadar! Okuyacağım işte!.." der gibiydi.
DEVAMI YARIN

