16 Ağustos Pazartesi günü Meserret hanım erkenden kalkıp namazını kıldıktan sonra bahçeyi yıkadı. Sarıbaş da onunla birlikte kalkmış, yaşlı kadın süpürgeyi salladıkça onu oyun zannederek etrafında dolanıp durmuştu. Meserret hanım hem onun haline gülüyor, hem de işini yapmaya çalışıyordu. Sonunda mis gibi oldu her yer. Bahçe çeşmesinden köpeğin suyunu tazeledi, yemeğini koydu.
- Haydi bakalım, karnını doyur yaramaz şey! Birazdan Hakan ağabey de kalkar. Onunla oynarsın, beni rahat bırak artık... Mutfağa girdi. Kahvaltı hazırlıklarına başladı. Pazar günü oğlu tüm gününü annesiyle birlikte geçirmişti. Akşama doğru Aylin gelmişti arabasıyla. Meserret hanımı da almışlar, Değirmendere''ye, sahildeki lunaparkın olduğu yere gitmişler, birer dondurma yemişlerdi. Meserret hanım birkaç gündür bu genç kızla oğlunun arkadaşlığını düşünüyor, hayırlısı için dua ediyordu. Aklı başında bir kızdı Aylin. Saygılı, kültürlü, düzeyli bir kişiliği vardı. Her şeyden önce mütevazıydı. En çok beğendiği huyu bu olmuştu yaşlı kadının. Hakan''ın içinde hâlâ Hülya''nın acısının olduğunu biliyordu o annelere ait muhteşem önseziyle. Ama aynı zamanda evladının güçlü kişiliğinin verdiği gayretle bunu atlatmak için gayret sarf ettiğinin de bilincindeydi. Domatesleri doğrarken Hakan''ın sesini duydu arkasında: - Günaydın annem! Ne yapıyorsun? Sevgiyle gülümsedi yaşlı kadın. Oğluna bakarken içi titriyordu. Hayattaki tek sevgisi, tek varlığıydı. Onu hiç üzmemiş, saygısıyla, efendiliğiyle hep annesinin göğsünü kabartan bir evlat olmuştu. Rahmetli babası da Hakan''ı severken "yüzümün akı!" diye severdi.
- Kahvaltı hazırlıyorum oğlum. Bahçeyi yıkadım, serin, serin pek güzel. Seninki çıldırdı, oyun zannetti süpürgeyi, hiç rahat vermedi bana... Pek tatlı kerata... Hakan bahçeye doğru ilerledi. Sarıbaş onu görünce kuyruğunu sallayarak yaklaştı yanına. Mırıldanarak sokulup ayaklarına süründü. Sevimli hareketleriyle zorla sevdiriyordu kendini. Meserret hanım annesinden kalma bakır tepsinin içine yerleştirmişti kahvaltılıkları. Söğüdün altındaki sabit tahta masaya getirdi: - Haydi oğlum, sen de çaydanlığı getiriver. Pek yoruldum bu gün... - Ah anacığım, seni şöyle rahat ettiremedim bir türlü. Hâlâ koşturuyorsun, içim acıyor... Meserret hanım kaşlarını çattı: - Sakın ha! Ben zevkle yapıyorum evimin işini. Bakma bu gün bir tuhaflık var da ondan. Baksana havaya, sanki gökyüzü yere inmiş gibi geliyor insana. Hem bu kerata da yordu beni sabah sabah. Süpürgeye bir atlıyor görsen... Hakan çaydanlığı getirmişti. Sofraya oturdular. Delikanlı ekmeğini domatesin zeytinyağlı suyuna batırırken söyledi akşamki daveti: - Ben bu gece Aylin''lerdeyim anne, biliyorsun. Babası gelmiş, davet ettiler beni.
- Biliyorum yavrum. Ben de oturup televizyon seyrederim. Geç kalmazsın değil mi? - Bilmem ki anne... İlk defa gideceğim. Yine de gece yarısına kalmam herhalde. Ama kaçta yemek yerler, nasıldır adetleri bilmiyorum. Sen uykun gelince yatarsın. Kahvaltıdan sonra beyaz keten pantolonunu, mavi gömleğini giydi. Saçlarını tararken seslendi: - Ben akşam eve gelip öyle gideceğim. Hem bir duş alırım, hem de üzerimi değiştiririm. O kareli gömleğimi ütüleyiverirsen sevinirim anam. Bir de siyah pantolonumu.
Meserret hanım sevgiyle salladı başını: - Merak etme yavrum. Hazırlarım.
En azından oğlunun hayattan kopmamasına sebep olduğu için minnettardı Aylin''e. Onların dost, arkadaş olduğunu biliyor ama aklına mutlu bir son getirmekten de geri kalmıyordu. En kısa zamanda yaşadığı sarsıntıyı atlatması lazımdı Hakan''ın.
DEVAMI YARIN

