Milletin egemenliği denilen olgu, yalnızca şekilde mevcuttu ve kâğıt üzerinde idi. Meclis''in duvarında yazılması da bir şey ifade etmiyordu. Tıpkı; ''köylü milletin efendisidir'' söylemi gibi, bir yutturmacadan ibaretti.
Bu ne menem egemenlik ki; milletin, en ufak konularda bile esamisi okunmuyordu. Adına ''devrim'' denilen tüm yeniliklerin hiçbirisi millete sorulmadığı gibi hemen hepsi dayatıldı. Üstüne üstlük, milletin, asırlardan beri tevarüs ettirdiği değerleri; bir bir ayaklar altına alınıyor ve bunlardan yalnızca bir tanesine (Kur''an okutmaya ve okumaya) tevessül eden; polis ve jandarma takibine uğruyor; dipçikle, işkence ve hapisle ve hatta ölümle bunun bedelini ödüyordu.
Bu ne menem ''efendilik'' ki; köylünün, pejmürde kıyafetinden dolayı şehre inmesine müsaade edilmiyordu. Aynı ''efendiler'' altı lira yol vergisini ödeyemediğinden; derdest edilip karakollara götürülüyor ve temiz bir sopadan sonra hapislere gönderiliyordu.
''Efendiliğin'' boyutuna bakın ki; şehirdeki memur, şekerin kilosunu 5 kuruşa alabilirken; ''efendi''ye (köylü-vatandaş) on liradan paha biçiliyor ve tabiatıyla ''efendi'' şekeri ancak rüyasında görebiliyordu. Zira, ''efendi'' beş parasız olup meteliğe kurşun sıkıyordu.
Çok övündükleri İnönü''nün devrinde; kaput bezi, ekmek, tuz ve gazyağı ''kibrit-i ahmer'' olup, karneye bağlanmıştı...
Yalnızca bir kısmını yukarıda yazdığımız, bu denli zulümler Türk''e reva görülüyordu. Kürtlere sıçan muamelesi yapılıyor ve Dersim''in dağlarında mağaralarda; çoluk-çocuk, kadın yaşlı demeden insanlar zehirli gazlarla telef ediliyordu. Gayr-i müslimlere ise, ''varlık vergisi'' adı altında, insafsızca baskılar uygulanıyor; malının hepsini satmakla bile borcunu ödeyemeyen vatandaşlarımız, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerden alınıp, Erzurum Aşkale''ye sürgün ediliyor ve orada esir muamelesine tabi tutulup; taş kırdırılıyor ve yol inşaatlarında çalıştırılıyorlardı.
Sahte ''demokrasi'' tarihimizde ise, ipin ucu ''Süleyman''a teslim ediliyor ve kendisi başbakan olarak konutta; kaloriferler yanmadığından palto ile oturuyor ve soran gazeteciye de pişkince; ''mazot vardı da ben mi içtim?!'' diyebiliyordu.
Aynı Süleyman, 70''li yıllarda, diğerinin kasket ve gömlek; kendisinin sadece fötr giymekle farklı olduğu Ecevit''le hükümetçilik oyununda köşe kapmaca oynuyor ve milletçe yağın, mazotun, şekerin, akünün ve envai çeşit emtianın yokluğu çekilip karaborsası yaşanıyordu.
Dikkat edilirse; A partisi, B partisi veya şu veya bu parti veya onların liderleri fark etmiyor; hangisinin peşinden gidilirse gidilsin; bütün yollar Roma''ya çıkıyordu!

