İran, devlet kuruluşunu, bir dine hatta, dinin bir mezhebine göre şekillendiren ender devletlerden birisidir. Şia, kuruluşundan beri İran''ın resmi ideolojisidir ve bu yüzden vardır. Bu sayede varlığını idame ettirebilmektedir.
Şia''nın ne olduğunu bilmeyenler, İran''ın yıkılabileceğini boş yere hayal etmektedirler! Şia, İslamiyet''in içinde bir ekol olup, varlık sebebi siyasettir. Şii inancı devlete ve devlet yönetimine taliptir.
Şah Rıza Pehlevi''nin Fars milliyetçiliğine dönük politikaları tutmadı, tutamazdı da!.. Zira, Devletin varlık sebebine zıt bir tutumdu bu. Üstelik ülkede, büyük ölçüde Fars dışı unsurlar vardı (başta Türkler) İran''ın tarihi gelişimini bilenler, onu kullanmakta din (mezhep) motifinin ne manaya geldiğini iyi hesap etmeliler!
Aksi halde; şimdiye kadar olduğu gibi hep yanılırlar. Tıpkı, Şah''ın ve ABD''nin yanılması gibi...
İran, tarihinde devamlı hür ve bağımsız olmayı başarmıştır. Bunu da, inancının siyasete olan ilgisine borçludur. Şii inancında, devlet olma zorunluluğu vardır; bundan başka, hangi nam altında olurlarsa olsunlar bütün sistem ve rejimler gayr-i meşrudur ve kendileri için hedeftir!
İşte, bu sapık inançları dolayısıyladır ki, tarihteki Cihan Devleti''mize (Osmanlı İmparatorluğu) devamlı düşmanlık etmişlerdir. Osmanlı, ne vakit Batı''ya yönelmişse, İran, arkadan vurmuştur!
Cihan Devleti''mizin hedefi, bütün insanlığa İla-yı Kelimetullah''ı tebliğ etmekti. Yani, son din ve son Peygamber''den haberdar etmekti. O zaman da, bu işe en büyük engel, Doğu''suyla ve Batı''sıyla Roma imparatorlukları idi. Farklı mezhepleriyle de, Hıristiyanlığın mümessili idiler.
Sultan 2. Mehmed, önce Doğu Roma''yı fethetti (İstanbul ve Trabzon). Böylece Fatih unvanını kazanan Sultan, Batı Roma''ya yöneldi (Gedik Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, İtalya''nın güneyindeki Otranto kalesini topa tuttu).
Osmanlı''nın bu siyaseti, Cihan Padişahları boyunca, karadan ve denizden yürütülürken İran, devamlı surette ayak bağı oldu. Kah, düşmanla işbirliğine gitti; kah, Ordu-yu Hümayun''un Avrupa''da bulunmasından cesaret alarak, Doğu Türk illerini vurmaya ve işgale yeltendi.
Çaldıran''a giden Yavuz Sultan Selim''in, askeri dinlendirmeden düşmanın üzerine salması, İran''ın nüfuz casusluğunun etkisinden çekinmesinden dolayıdır! Padişah, Harp Divanı''nı toplar ve istişare eder. Komutanlar, beyler, vezirler fikirlerini beyan ederler. Ancak, hepsinin ortak fikri, ordunun dinlenmesi yönünde idi. Namsız, nişansız bir adam söz ister ve der ki; (Efendimiz! Ordumuzun içinde, Şii inancında olanlar vardır. Vakit geçirirsek, karşı taraf, bunları bize karşı kullanabilir! Acele etmeliyiz!). Ordulara, derhal hücum emri veren Sultan; (İşte! Paşa olacak adam!) demekten kendini alamaz...
İran''la, bugünkü hududumuzu teşkil eden Kasr-ı Şirin Antlaşması, 1638 tarihlidir. Aynı heveskar tutumla, Bağdat ve çevresini işgal eden İran, Sultan 4. Murad''ın Bağdat Seferi ile barış istemiş ve kendi hudutları içine çekilmeye mecbur edilmişti. İran''ın o günkü niyeti ne ise, bugün de aynıdır. Yani bozuktur. Onların inancına göre, en iyi müdafaa hücumdur. Türkiye''mizin içinde ve Orta Asya''daki Türk Cumhuriyetlerinde ve Orta Doğu''da bu amaçla sinsi emeller peşindedir!
Her zamankinden daha fazla uyanık ve atak olmak zorundayız!

