Sevgili Peygamberimiz (sav) buyurdu ki; "Şu iki vasıf kimde olursa, Allahü teâlâ onu ''şükreden'' ve ''sabreden'' diye yazar. Bunlar kimde bulunmazsa onu ne sabreden ne de şükreden yazar... Evet; bir kimse ki, dini hakkında kendinden üstün olana baktı da ona uydu; dünyası hakkında kendinden aşağı olana baktı da, kendisine lutfettiği şey üzerine Allah''a hamdetti." Bu hadis-i şerifin ışığında kendimize ve günümüz Müslümanının hal ve davranışlarına baktığımızda; mutsuzluğumuzun sırrı ve gerçek İslamiyet''ten ne denli uzakta olduğumuzu görürüz. Bir kere hiç kimse halinden memnun değil! Güzele ve iyiye imrenip, onu örnek almak yerine, "hased" denilen, sahibini eritip bitiren bir illetle bakıyor ve ne kendimiz, ne de etrafımız rahat ve huzur yüzü görebiliyoruz. Hayati bir ameliyattan sonra, çok şükür sağlığına kavuşan Enver Ören Ağabey anlattı: "İnsanoğlu, elindeki nimetin kıymetini bilemiyor. Sıhhat, büyük nimettir. Sıhhat olmadıktan sonra, malın, mülkün, paranın, makamın ne kıymeti var?" Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han''ın sözünü hatırlayın: "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi." İmam-ı Azam Hazretlerinin manevi terbiyecisi Cafer-i Sadık Hazretleri buyuruyor ki: Dört şey vardır ki, bunların küçük, az ve değersiz hallerini bile küçük görmeyin! Ehemmiyet verin ve bir an önce izale (yok) edilmelerine çalışın. Bunlar; hastalık, ateş, düşman ve zarar-ziyandır. Bunlardan her hangi birisi küçük görülür, ehemmiyet verilmez ve gerekli tedbir alınmazsa, büyür ve telafisi imkansız hale gelir. Peygamber Efendimiz (sav); "Allah''ın verdiği nimetlere şükredin..." mealindeki, İbrahim Suresi 7. ayet-i kerimenin tefsirini yaparlarken, (Allah''ın verdiklerinin kıymetini biliniz) buyuruyor. Eğer bir derde düşer, bir musibete uğrarsanız derhal tövbe ediniz. Bu kusurdan dolayı başkalarını değil, öncelikle kendinizi eleştiriniz. Aynaya bakın; musibetin sebebini görür, anlarsınız!.. Eğer, durduk yerde, hiç sebepsiz olarak (!) insanlardan bir sıkıntıya uğrarsanız, bu kez de (La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim) duasını okuyunuz ki; bu bir kalkandır. Dünyanın geçici zevkleri, nimetleri sizi aldatmasın. Abbasi İmparatorluğunun devlet başkanlığı makamında oturan Harun-i Reşit, gönül ehli bir zattan nasihat isteyince, o mübarek zatın şu sualine muhatap olur:
- Şu anda, dünyanın en göz kamaştıran kudretli tahtına oturuyorsunuz. Bu halde iken çölde susadınız, dudaklarınız kurudu, gözlerinizin feri gitti, susuzluktan kıvranıyorsunuz, size bir kırba (tulum) su sunuluyor ancak bunun karşılığında, tahtınızdan feragat etmeniz isteniyor, ne dersiniz? - Tereddütsüz peki derim! Yaşamadıktan sonra tahtı ne yapayım? - İçinizdeki bir miktar suyu (idrarı) dışarı atamıyorsunuz. Kasıklarınız birbirine geçiyor, büyük azap duyuyorsunuz. Aynı şekilde size soruluyor: İçinizdeki bu suyu, rahatlıkla çıkarabilmeniz için de Abbasi İmparatorluğu tahtından vazgeçer misiniz? - Tabii vazgeçerim! Acı içinde kıvranan ve bir an olsun dinmeyen azap içinde yaşayan insanın devlet, makam neyine? - O halde ey şevketlü sultanım! Bil ki, dünyanın en büyük makamı, yine dünya malı ile ölçüldüğünde, şu bir bardak su kıymetinde dahi değildir! Dünyadakilerin geçici olduğunu bil, makamının kıymetsizliğini anla ve adaletle
hükmet!"

