İnsanoğlu, dünya sahnesine indirildiği günden itibaren hep çevresiyle; olay ve hadiselerle ilgilenmiş, bunun yanında "küçük kâinat" denen kendisini ihmal etmiştir.
Baş döndürücü hızla gelişen bilimle, olay ve hadiselere nüfuz edebilen insanoğlu, her nedense, kendinden kaçar olmuş ve mutluluğu tadamamıştır.
En gelişmiş ve refah içinde yaşayan ülkelerde bile insan, kendisine maddeden saraylar, kaşaneler yaparak rûhunu oraya hapsetmiş, avunmaya, teselli bulmaya çalışmıştır.
İnsanı, yaratılmışların en üstünü kılan ve temizlenip yüceltilmesi gereken ruh, unutularak; aşağıların en aşağısına indirilmiştir.
Melek yahut Şeytan olmayan insana, bu ikisi veya bunlardan da üstün veya alçak olmak kabiliyeti verilmiş; ama görünen o ki, insan, Rabbini unutarak ve nefsinin emrine girerek, "Belhüm Edall" (hayvandan da aşağı) derekeyi seçmiştir.
Yükseldim zannederek "Esfelüs-safilin" aşağıların en aşağısına yuvarlanmıştır.
Zaman zaman gelen Peygamberler (a.s.), insanı bu bataklıktan kurtarmış ve onlardan, ancak çok azını temiz olarak Rablerinin katına göndermeyi başarmıştır.
Tabii, burada peygamberler (ki kavimlerinin en üstünleri olup, seçilmiş insanlardır), müjdeleyici ve korkutucu olarak haber veren birer tebliğcidirler.
Rüşt, hidayet ve iman, elbette yalnız Allah''ta#dır.
İnsan, en cahil ve en zalim olmaya istidatlı yaratılmış, o da, bu beğenilmeyen ve kendisini ebedi felakete sürükleyecek hali fütursuzca seçmiştir.
İnsanoğlunun mayasına bakın ki, hiçbir devirde insanların çoğunluğu iman saadetine ermemiştir.
"Onların ekserisi (çoğunluğu) iman etmezler..." Kur''ani hakikattir.
İnsan; neyi, nasıl ve ne kadar anladığını zannediyor?
Dünyadan çıkıp Fezayı keşfeden insanoğlu, sineğin kanadını çırpan kudretten habersizdir.
Öz elleriyle yapıp, geliştirip övündüğü en mükemmel kompüter, dünyanın en aptal ve en ebleh adamının tırnağını keserken duyduğu hissin yüz milyarda birini duyup hissedebilir mi?
O halde, insan neyi, ne kadar anlayabilmiştir? Ve neyi, ne kadar anlayabilir?
Müdrike yani bir şeyi anlamak kuvveti üçtür. Bu üç şeklin de doğru anlayabilmeleri için, bulundukları uzuvların sağlam olmaları ve hasta olmamaları gerekir.
Birincisi, görünen his organlarındaki kuvvetler olup; görme, işitme, koklama, tad alma ve dokunma. Bu kuvvetler insanda bulunduğu gibi, hayvanlarda da vardır. Bu kuvvetler olmasaydı, insanlar, taş gibi, odun gibi olurdu.
İkincisi, akıl kuvvetleri olup, hissi müşterek, hafıza, vahime, mütesarrıfa ve hazanet-ül-hayal denilen görünmeyen beş his organındaki kuvvetlerdir. Bu kuvvetler, insanların dimağında (beyninde) bulunur. Hayvanlarda yoktur. Bir şeyin varlığını, bu kuvvetler, güvenilen bir haberi işitmekle veya tecrübe ile yahut hesap ile anlar, iyiyi fenadan, faydalıyı zararlıdan ayırırlar. Fen bilgileri, hesap bu kuvvetlerle yapılır.
Üçüncüsü, kalp kuvveti olup, Müslümanların havassına yani yüksek olan, seçilmiş kimselere mahsustur. Kalpteki bu manevi anlama kuvvetine (Basiret) denir. Bu kuvvet ile anlaşılan din bilgileri, akıl ve his kuvvetleri ile anlaşılamaz.
Akıl kuvvetleri ile anlaşılan şeyleri, insan, hayvanların en üstünü olan ata, senelerce uğraşsa anlatamaz.
Bunun gibi kalp kuvvetleri ile anlaşılan din bilgileri, mesela marifetullahı, bu seçilmişler, başka insanlara senelerce söylese, onlar anlayamaz. Bunlardan daha yüksek seçilmişlerin seçilmişleri vardır. Bunlardan da daha üstün Nebiler, Nebilerden daha üstün Resuller, bunlardan da üstün ülül''azm dereceleri vardır. Bunların üstünde de Kelimiyyet, Ruhiyyet, Hullet ve nihayet Mahbubiyet mertebeleri vardır ki, bu en üstün derece, Muhammed aleyhisselama mahsustur.
Kalp (gönül) denilen kuvvet, yürek dediğimiz et parçasında bulunur. Elektriğin ampulde, mıknatısın elektrik tellerinin makarasında hasıl olması gibidir.
İmam-ı Rabbani Hazretleri, Mektubat''ının 1. cilt, 46. mektubunda buyuruyor ki:
"İnsanda bulunan nefs-i emmare, din bilgilerine inanmamakta, tabiatı, yaratılışı İslamiyete uymamaktadır. [Bunun için, dine uymak nefse acı gelmekte, ona uymak istememektedir. Kalp ise yaratılışında temizdir, salimdir. Fakat, nefsin dine uymak istememesi hastalığı, kalbe sirayet ederek, kalp de dine uymak istemiyor. Dine inanıyor ise de, ona uyması (emir ve yasaklarını yerine getirmesi) acı geliyor.]
İslamiyet''in doğruluğunu ispat için, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, hasta kalpte buna yakîn hasıl olması çok güç olur. [Kalpte yakîn hasıl olması için, dahilden ve hariçten hastalık gelmemesi, gelmiş olanın da tasfiyesi lazımdır. Bunun için, nefsi tezkiye etmekten, yani cibillî olan inkar hastalığından ve kalbi şeytandan ve fena arkadaştan kurtarmaktan başka çare yoktur.
Kalp, bu üç düşmanın (şeytan, nefs, kötü arkadaş) şerrinden, hücumundan kurtulunca, tasfiye bulur, yani haramları sevmek hastalığından kurtulur. Böyle bir kalbe, Allah sevgisi kendiliğinden yerleşir. Suyu boşalan şişeye havanın dolması gibi olur.]
Veşşems suresi 9. ayetinde mealen: "Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Nefsini günahta, cehalette, dalalette bırakan ziyan etti" buyuruldu.
Farisi beyt tercümesi:
"Haramları istemekten kesilmedikçe nefs,
Kalp ilahi nurlara, ayna olamaz hiç!"

