1939 Erzincan depremi şehri harabeye çevirir ve 30 bin insanımızı yer altlarına gömer. Büyük fâciâdır.
Reisicumhur İsmet İnönü manzara karşısında bitik ve çâresiz gezinirken; ağlamayı beğenmeyen, enkaz yığınları önünde kalakalmış, enkazlar kadar yıkık bir kadına yaklaşır:
- Söyle, nelerini kaybettin? Kaç yakınını, kaç ineğini yitirdin?
Cevap, duyulurla duyulmaz arası bir fısıltıdan ibarettir:
- Padişah bilir.
* * *
Bu cevap her hatırlayışta bendenizi ipince burukluklara götürür. Enkazlar kadar yıkık ve yapayalnız bir cevapta sayısız seslenişler bükük boyunlarıyle âdeta sıraya girmiş gibidir:
1- Ne desem boş.
2- Kayıplarımın ağırlığını bu devlet hissedecektir.
3- İstemeye, beklemeğe, şikâyete, onurum ve görgüm engeldir.
4- Bu acıya da katlanılır, alışığım.
* * *
Öyleydi... 1950 öncesinde Türkiye her türlü kıranın ve yıkımın ardarda çıkageldiği bir felâketler toprağıydı. Dertlere alışıktık.
Sıtma, kolera, veba, verem; her ile ve ilçeye, her köye ve mahalleye musallat, önü alınmaz âfetlerin başında geliyordu.
* * *
Birini atlatırken öbürüne yakalanıyorduk. 1950 öncesi üstüste iki yıl huzurlu yaşamak mümkün değildi. Hazin ama gerçek: Ülke insanı savaşlarla, fâciâlarla içiçe, yanyana, çürük çarık bir hayatın girdaplarında, yokluklara teslim bir ömrü sırtlanmış, sıska bir hayal gibi geziniyordu.
Ve bu sözümona hayatı "Padişah" da biliyordu.
"Padişah"ın elinden birşey gelmiyordu.
Dahası, "Padişahlar" da ağlıyordu.
* * *
Bugünlere, işte o çâresizliğin, kıtlığın, kıranın, yıkımların, hatırlanması bile yürek burkan kahrolası enkazlarından çıkageldik.
Şükür zamanıdır.
Anlayın. Ar ve görgü vaktidir.
İz''an ve irfânın öne çıkacağı demlerdir.
* * *
Bakın, "Padişahlar" uykusuz.
* * *
İlk adı "Hareket" idi. Öylesine korktuk ki, adını değiştirip "Zelzele" yaptık. Sonunda "Deprem" ismini benimsedik.
Tıpkı, ince hastalığa "verem", sonra da "Tüberküloz" deyişimiz gibi.
Bizi, isimler bile kırıp geçiriyordu.
Adları yenileyip, hafifletip, ürküntü savmaları çâre edindik.
* * *
Şunu demek isterim: Fevkalâde sevimli ama bir o kadar da netâmeli bir coğrafyamız var. Tedbirli yaşamak zorundayız.
Hem de görgülü.
Hem de kardeşçe, acıları bile tıpkı ekmek gibi bölüşerek...

