Hızla gelişen ve yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline dönüşen teknolojiye karşın, birçok ülkede fakirlik, sefalet ve açlık diz boyu. 6-8 Eylül 2000''de New York''ta toplanan Birleşmiş Milletler Milenyum Zirvesi''nde bu konu sık sık dile getirildi, barışı sağlayabilmek için gelir düzeyinin artırılmasının zorunluluğu vurgulandı. Konu, 10-11 Eylül''de Melbourne''de olaylı geçen Dünya Ekonomik Forumu''nun ardından 19-28 Eylül tarihleri arasında Prag''da bir araya gelecek IMF toplantılarında da yeniden ele alınacak. Rakamlar korkutucu. Dünyadaki 6 milyar insanın 4.5 milyarı yani % 75''i gelişmekte olan ülkelerde yaşamakta. Bunların 3 milyarı fakirlik sınırının altında hayat mücadelesi vermekte, 1 milyar insan ise, ayda değil yılda 400 dolarla yani günde 1 dolarla idare etmek zorunda. 2 milyar insan okuma-yazma bilmiyor. Bir Norveçlinin yaşam süresi (80), Afrika''daki çoğu insanın örneğin Etyoplılar''ın (42) neredeyse 2 misline yaklaşıyor. Sözü edilen ülkelerde doğurganlık oranı yüksek olmasa AIDS ve benzeri hastalıkların yanı sıra, çeşitli virüs ve mikroplarla neredeyse birçok toplum ortadan kalkacak. Dış yatırımların azalması, sermaye hareketlerinin durması ise daha da zor günleri beraberinde getirmiştir. Az gelişmiş ülkelerin çoğunun borcunu ödeyemez konuma düşmesi karşısında sanayileşmiş ülkeler alacaklarını kolay kolay tahsil edemeyeceklerini anlamışlardır. Bu nedenle de "Yiğitlik bizde kalsın" felsefesiyle Afrika''daki ve Uzak Doğu''daki fakir ülkelerin borçlarını silmeye başlamışlardır.
Batılı ülkelerin yaklaşımı Uluslararası kuruluşlarda çalıştığımız yıllarda Batılı ülkelerin Birleşmiş Milletler''e bağlı kuruluşlardaki uzman sayılarını artmaya büyük önem verdiklerine şahit olduk. Bunun temel sebebi Birleşmiş Milletler çatısı altında ülkelerin kendi lobilerini daha kolay yapma imkanına sahip olması ve sonuçta büyük menfaatler elde etmeleridir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı veya Sanayileşme Projeleri kapsamında Afrika''da görev yapan İsveçli, Kanadalı ya da İspanyol uzmanlar, kendi teknolojilerinin özellikleri ve üstünlükleri üzerinde durmaya özen gösteriyorlar. Geçen hafta 189 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getiren milenyum zirvesinde Genel Sekreter Kofi Annan, konuya değinmiş, sanayileşmiş ülkelerin propagandanın ötesinde fakir toplumların refah düzeyini yükseltecek gerçek projelere eğilmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Türkiye''nin de bir yandan Genel Kurul''da vermiş olduğu sözleri uygulamaya koyabilmesi öte yandan 21. yüzyılda daha etkin bir konuma ulaşabilmesi için strateji değişikliğine gitmesi gerekir. Öncelikle WHO, WTO, UNDP, UNESCO, UNPC gibi uluslararası kuruluşlara daha fazla Türk uzmanın yerleştirilmesi hedeflenmelidir. Türkiye, uluslararası kuruluşlarda kendine verilen kota hakkını derhal kullanmalı hatta daha fazlasını talep etmelidir. Ayrıca Türk İşbirliği Kalkınma Ajansı (TIKA), hızla güçlendirilmeli ve mali yönden kendine yeterli hale getirilmelidir. Böylece, Türkiye''den Orta Asya ülkelerine, Balkanlar''a gidecek Türk doktorlar, veterinerler, mühendisler ve eczacılar sadece istihdam imkanına değil, çalıştıkları bölgelerde Türk teknolojisini ve bilgisini de aktarma imkanına kavuşmalıdırlar. Yapılacak girişimlerin kısa zamanda sonuç verebilmesi için teknolojik projeler devlet tarafından desteklenmelidir. Özellikle, aynı kökenden geldiğimiz toplumlara daha fazla yardımcı olabilmek için geliştirdiğimiz teknolojileri onlara yerinde göstermeliyiz. Böylece, Türkiye de sadece sanayi malları ihracatına önem veren bir ülke olmaktan çıkmalı, Batılılar gibi "Know How" ihraç eden güçlü bir toplum konumuna kavuşmalıdır. Sözü edilen hedeflerde başarıya ulaşabilmek için ise özellikle ilgili Bakanlıkların, özel sektör kuruluşlarıyla işbirliğine gitmesi ve onlarla etkin bir koordinasyon içinde çalışması zorunludur.

