Batı dediğimiz Avrupa devletlerinin, insan hakları ve adalet anlayışını bir türlü seçemiyorum. Herhalde benim kafam bunu kesmiyor. Tam Avrupa''yı anlamak üzere iken, yeni bir hadise beni altüst ediyor.
1983''den beri Türkiye''de, anarşi ve terörden 30 bin civarında insanımız hayatını kaybederken, Avrupa''da tık yok. Ha yanlış yazdım. Tık var ama; Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı. Mesela:
Teröristlere acımak lazım. Kuzey Irak''ın toprak bütünlüğü meselesi. Paramızla aldığımız tankları bu harekatta kullanamazmışız. Madem Mitterrand''ın sevgi ziyaretleri de cabası. Kohl denen adamın siyasi istekleri...
Türkiye terörün üstesinden gelmiş. Suçluları bir bir yakalayıp, bütün dünyanın gözü önünde, adil bir şekilde yargılamış, suçlular suçlarını kabullenmiş ve mahkum olmuşlar.. Ancak iş infaza gelince, Avrupalı sayılmamız uğruna, ölüm cezası infaz edilmemeliymiş. Emriniz olur.
Türkiye''nin istikbali, ekonomisi, siyasi istikrarı gibi konular tehlikeye girermiş..
Yaşayanlar görecektir ki, bugün Avrupa Birliği uğruna infazı kaldırsak bile, yarın daha ne müdahaleler arkasından gelecektir. Savaşta bir kaide vardır: İnisiyatifi ele alan daima avantajlıdır. Bu adamlara inisiyatifi bir defa kaptırırsak,artık önlemek çok zordur.
Bazı okuyucuların, "geçmiş olsun inisiyatif çoktan verildi" dediklerini duyar gibiyim. Ama onun suçlusu ben değilim.
Daha dün Habeşistan''da zehirli gazlarla binlerce masumu ölüme sevk edenler biz miydik. Avrupalı İtalyanlar''dı.
Japonya''nın tepesinde iki nükleer bombayı patlatan biz miydik. Amerikalılardı. Bütün dünya ellerini oğuştararak seyretmişti. Halbuki Japonlar''ın ABD donanmasına Pearl Harbor da yaptıkları baskında ölen Amerikan askerlerinin sayısı, Güneydoğu kayıplarımızın onda biri değildi.. Atılan atom bombası ile yüz elli bin kişi öldürüldü. Bir o kadarı da radyoaktif hastalıklara tutuldu. Halen ölmeye devam ediyor.
Fransa, 1789 ihtilalinde yüzbine yakın insanı sorgusuz sualsiz Seine nehrinde boğdu. Yine Avrupalı
1911 senesinde, Türk toprağı olan Trablus ve Bingazi''ye bir günde asker çıkartıp; işgale çalışan İtalyanlar, binlerce masumun kanına girdiler. Oniki adada, oluk gibi Türk kanı akıttılar. Daha dün ülkelerine sığınmaya çalışan zavallı mültecileri, denize atanlar, bugün bana insan hakları dersi vermeye kalkmasın.
Yazıma bir canlı misalle devam etmek istiyorum:
1911 senesi Ramazan bayramının dördüncü günü, Libya sahillerine çıkan Müstevli İtalyan askerleri, bulabildikleri herkesi öldürdüler. Esir almadılar. Teslim olanı da öldürdüler.
Trablus''da kurdukları Divanı harpde, grup grup getirilen esirlerin yargılanmaları üçer dakika sürerdi. Karar hemen binanın arkasındaki duvarın önünde infaz edilir, mahkeme salonu, infaz mangasının silah sesleri ile inlerdi.
Bir gün elleri kelepçeli bir yaşlı, bir orta yaşlı bir de delikanlı, çöl kıyafeti içinde mahkemenin önüne çıkarılır. Başkan Albay Carlo Torelli, bu zavallıları yargılamak için tercümanı önüne alır. "Sor bakalım bu üç kişi kimdir."
Elleri kelepçeli orta yaşlı gayet iyi bir italyanca ile "reis bey tercüman istemez. Ben Türk ordusunun albayı Ahmet Alaaddin''im. Bu yaşlı zat emekli Paşa Mehmet benim babamdır. Savaş sebebi ile müracaat ederek görev istedi. Bu delikanlı ise benim oğlumdur. Gönüllü olarak askere gitmiştir" dedi.
Hakim dondu kaldı. "Yalan söylüyorsun, bu söylediklerin için belgen var mı" diye sordu.
Ahmed albay koynundan, kelepçeli elleri ile bir buruşuk kağıt çıkartıp fırlattı.
İtalyan albayı şaşırmıştı. Zira salona, biri İngiliz, biri Fransız iki gazeteci girdi. Başlarında siyah şapka, boyunlarında asılı ftoğraf makineleri ile.
Hakim sözlerini tarta tarta konuşmaya mecbur kaldı. Başkan Albay "siz 26 Ekim (1912) günü bizim askerlerimizi arkadan vurdunuz. Bize bağlı kalacağınıza söz verdiğiniz halde bunu neden yaptınız" dedi.
Ahmet albay "Türk hiçbir zaman arkadan vurmaz. Asıl siz bu topraklarda ne arıyorsunuz. Bu Avrupalılar''ın bir haydutluğudur. O harekatı bizzat idare ettim" dedi.
Mahkeme başkanı "Görüldüğü gibi suçlu, suçunu itiraf etmiştir. Kurşuna dizilmelerine karar verilmiştir" dedi. Bu üç kişi hemen dışarı çıkartılırken; iki yabancı gazeteci ayağa kalkıp, bu mahkumların önlerinde şapkalarını çıkartarak saygıyla selamladılar. Biraz sonra binanın arkasından, bir manganın silah sesleri geldiğinde, bu iki yabancı gazeteci, mahkeme heyetine arkalarını dönüp dışarı çıkarken; mahkemenin eşiğine tükürmüşlerdir.
Türk milletinin tarihinde böyle kara sayfalar bulamazlar. Şimdi soruyorum, daha düne kadar, Bosna''da, Kosova''da, Ruanda''da zulümlere ve zalimlere alkış tutanlar, ne zaman tövbekar oldular da bize insanlık dersi veriyorlar.
Ben devletimizin, infazla ilgili alacağı kararları zorlaştırmak istemem. Devletin kararına hep peki derim.
Ancak Avrupalı pekiden anlamaz. Masaya vurulabilecek yumruktan anlarlar...
Bütün Türk milletinin ve okurlarımın geçmiş bayramlarını tebrik ediyorum.

